mustafa@mustafayavuz.org
Bazen bir insan çıkar, koca bir çölün ortasında tek başına büyüyen bir ağaç gibi yaşar. Kökleri memleketin toprağına, dalları umuda uzanır. Rüzgâr her yönden eser ama o dimdik kalır.
Bu köşeye adını veren Tenere Ağacı gibi…
Ve bu ülkenin Tenere Ağacı gibi duranlarından biri de hiç kuşkusuz, Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk – halkın dilinde bilinen adıyla Tarhana Osman.
Koçtürk, ömrünü gıda üzerinden kurulan bir sömürü düzenine karşı adadı. “Yardım” denilerek getirilen süt tozlarının, unların, yağların aslında bir başka tür tahakküm olduğunu anlattı. 1950’lerin Türkiye’sinde bir elinde bilim, bir elinde vicdanla, emperyalizmin laboratuvardaki yüzünü gösterdi.
O yıllarda Amerika’dan gelen süt tozuna “hayır” dedi.
Çünkü içindeki zehri gördü.
Soya yağlarına, margarin furyasına da karşı çıktı; zeytinyağını savundu.
Yerli buğdayı, yerli tohumu, kendi toprağımızı savundu.
Bugün soframızdaki her lokmanın nereden geldiğini ve kimin cebine gittiğini sorgulamamız gerektiğini ondan öğrendik
Koçtürk yalnızdı…
Hem de öyle yalnızdı ki, fikirleriyle değil sessizliğiyle bile rahatsız etti bazılarını.
Profesör unvanı alamadı, görevleri elinden alındı, susturulmak istendi. Ama susturulamadı.
Çünkü o bir memleket bilgesiydi; köy kahvelerinde, sendikalarda, radyolarda tarhanayı anlatırken aslında bir direnişi anlatıyordu.
“Yardım” denilen şeyin altında nasıl bir açlık korkusu yattığını, insanların iradesini nasıl doyurulmaz hale getirdiğini anlatıyordu.
Evet… Tarhana Osman, çağının Tenere Ağacı’ydı.
Çölün ortasında tek başına kalmış ama kökleri suyu bulmuş bir ağaç gibi yaşadı.
Bugün hala kitaplarının sayfalarında, bir radyo kaydının eski cızırtısında, bir köyde kaynayan tarhana kokusunda yaşıyor.
Ona çok şey borçluyuz.
Ama bu nasıl bir borç? Neyle ölçülür, nasıl tartılır?
Bir insanın hayatımıza kattığının bedeli olur mu? Ödenmesi mümkün müdür, yoksa biz sadece “eksilmemiş gibi davranmaya” mı çalışırız?
Bu soruların cevabı çoğu zaman yok.
Yine de herkesin yapabileceği küçük bir şey var.
Merak etmek.
Bir insanı merak etmek aslında onun yokluğuyla bizi ayakta tutan şeyi anlamaya çalışmaktır.
Onu tanımaya çabalamak, bıraktığı izleri fark etmektir. Okumak, anlatmak, dinlemek… bunların hiçbiri küçük değil.
Unutmayarak, unutturmayarak, bir adı bile sessizce içimizden geçirdiğimizde… Bunların hepsi bir teşekkürdür.
Ve bazen bir teşekkür, geçmişe karşı borcun en dürüst, en insanca halidir.
Bazı insanlar bir daha gelmeyecek kadar eşsizdir.
Bizim yapabildiğimiz ise onların hikayesini kaybetmemek.
Hepsi bu.
Ama bazen “hepsi bu,” sandığından çok daha fazlasıdır.
Unutma! Unutturma. Merak et. Oku. Tanı.
Bir sonraki yazıda buluşmak dileğiyle, kalın sağlıcakla…
SATIN AL