Venezuela’da 2002’den bu yana süren kriz, ekonomik sorunlar, otoriterleşme ve petrol üretimindeki düşüş ile karakterize ediliyor. Uzmanlar, bu süreçlerin sadece Hugo Chávez ve Nicolas Maduro’nun yönetim tercihlerine bağlı olmadığını, ABD’nin politik ve ekonomik müdahalelerinin de krizi derinleştirdiğini belirtiyor.
2002 yılında Chávez yönetimi, hidrokarbon yasasını çıkararak petrolü kamulaştırma yoluna gitmişti. Bu adım, uluslararası petrol şirketleri ve muhalif grupların tepkisine yol açtı. ABD destekli darbe girişimi başarısız olmasına rağmen muhalefet, petrol üretimini durdurarak ülke ekonomisini ciddi şekilde sarstı. Chávez, bu süreçte petrol sektöründe kendi güvenliğini sağlayacak önlemler aldı.
Chávez’in ölümünün ardından Nicolas Maduro’nun iktidara gelmesiyle ekonomik krizler derinleşti. 2014’te petrol fiyatlarının düşmesi, ülkenin en büyük gelir kaynağını azaltırken, 2015’te muhalefetin parlamento seçimlerini kazanması siyasi krizi tetikledi. 2017’de ABD’nin ağır yaptırımlarıyla birlikte Venezuela, tarihinin en ciddi ekonomik ve insani krizlerinden birini yaşadı.
2019 yılında ise muhalefet lideri Juan Guaidó, Ulusal Meclis Başkanı sıfatıyla kendisini başkan ilan etti ve başta ABD olmak üzere bazı ülkeler tarafından destek gördü. Maduro yönetimi, orduyu ve sivil grupları kullanarak muhalefetin etkisini kırmaya çalıştı ve ülke içindeki kutuplaşma zirveye ulaştı.
Uzmanlar, petrol üretiminin azalması, ekonomik sorunlar ve otoriterlik artışının sadece iç yönetim tercihleriyle açıklanamayacağını, ABD’nin müdahaleleri ve toplumsal sınıfların tepkilerinin bu süreci şekillendirdiğini vurguluyor. Venezuela krizi, hem ulusal hem de uluslararası boyutta egemenlik ve hukuk tartışmalarını gündeme taşıyan bir mesele olarak öne çıkıyor.