Günün Yazısı


Birileri ABD’ye “DUR” Demeli

.

Dünya yeniden tehlikeli bir eşikten geçiyor. Ortadoğu bir kez daha barut fıçısına dönmüş durumda. 
Her kriz, her çatışma, her sıcak temasın arka planında ise aynı aktör göze çarpıyor: Amerika Birleşik Devletleri.
ABD’nin “güvenlik”, “istikrar” ve “demokrasi” söylemiyle müdahil olduğu coğrafyalarda geriye dönüp baktığımızda ne görüyoruz? 
Irak’ta yıkım. Afganistan’da kaos. Suriye’de parçalanmış bir devlet yapısı. Libya’da otorite boşluğu.
Uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler kararları ve diplomatik teamüller bir kenara bırakılarak atılan her adım, küresel sistemi daha da kırılgan hale getiriyor. Büyük güçlerin hesaplaşması, bölge halklarının bedel ödediği bir tabloya dönüşüyor.
Sorulması gereken soru şu: ABD gerçekten küresel barışı mı savunuyor, yoksa kendi stratejik çıkarlarını mı? Bunun cevabını herkes çok iyi biliyor ancak dile getirmesi gerekenler susuyor. Enerji hatları, savunma sanayii, silah satışları ve jeopolitik üstünlük… 
Küresel krizlerin çoğunda ekonomik çıkar başlıklarının tesadüf olmadığını görmek zor değil.
Daha da önemlisi, bu müdahaleler uluslararası sistemde bir örnek oluşturuyor. 
Eğer güçlü olan istediği ülkeye istediği zaman müdahale edebiliyorsa, hukukun üstünlüğü ilkesinden söz etmek ne kadar mümkün?
Dünya tek kutuplu bir düzenin ağır sonuçlarını yaşıyor. Dengelerin bozulduğu her ortam, yeni çatışmaların kapısını aralıyor.
Son 20–25 yıllık küresel tabloya kronolojik olarak baktığımızda dikkat çeken bir müdahale zinciri görüyoruz.

2001 – Afganistan
11 Eylül saldırılarının ardından başlatılan operasyonla Taliban yönetimi devrildi. 20 yıl süren askeri varlık, trilyonlarca dolarlık harcama ve binlerce kayıp sonrası 2021’de Taliban yeniden iktidara geldi.

2003 – Irak
“Kitle imha silahları” gerekçesiyle başlayan işgal sonucunda Saddam Hüseyin devrildi. Ancak iddia edilen silahlar bulunamadı. Devlet yapısı çöktü, mezhep çatışmaları derinleşti ve DEAŞ gibi örgütler ortaya çıktı.

2011 – Libya
NATO müdahalesi sonrası Kaddafi devrildi. Ancak ülke merkezi otoritesini kaybetti ve farklı silahlı grupların kontrol ettiği parçalı bir yapıya dönüştü.

2011 sonrası – Suriye
Doğrudan işgal olmasa da sahadaki vekalet savaşları, silah desteği ve askeri varlık ülkeyi fiilen bölünmüş bir yapıya sürükledi. Milyonlarca insan yerinden edildi. 14 yıl süren savaşta en fazla mağdur olan ülkelerin başında da Türkiye geldi.

2013 – Mısır
Arap Baharı sonrası seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesi sürecinde ABD’nin tavrı uzun süre tartışıldı. Demokrasi söylemi ile sahadaki reel politika arasındaki çelişki dikkat çekti. Mursi’yi idam ettiren ABD, kendi adamı olan Sisi’yi başa getirerek ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda sömürgesi altına aldı.

2019 – Venezuela
Doğrudan askeri müdahale yapılmadı ancak ağır ekonomik yaptırımlar ve siyasi baskılar devreye sokuldu. Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu rehin alarak, doğrudan ülkenin petrol kaynaklarına el koyan yine ABD oldu. 

Bu tablo bize neyi gösteriyor?

Her müdahale “demokrasi”, “insan hakları” veya “güvenlik” gerekçesiyle başladı. Ancak sonuçta ortaya çıkan tablo çoğu zaman uzun süreli istikrarsızlık, ekonomik çöküş ve toplumsal travma oldu.

İran’a Müdahaleler Savaşa Dönüştü

Son yıllarda Orta Doğu’da yükselen gerilim hattının merkezinde yeniden İran yer alıyor. Nükleer program gerekçesiyle uygulanan ağır yaptırımlar, ekonomik ambargolar ve zaman zaman doğrudan askeri gerilime dönüşen operasyonlar bölgeyi yeni bir çatışma riskine sürüklüyor.

İran’a yönelik tek taraflı yaptırımların önemli bir kısmı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarından bağımsız şekilde devreye alındı. 2018’de nükleer anlaşmadan (JCPOA) tek taraflı çekilme kararı, uluslararası hukuk ve çok taraflı diplomasi açısından ciddi bir kırılma yarattı.

Zaman zaman gündeme gelen askeri operasyon iddiaları ve doğrudan hedefli saldırılar ise egemenlik hakkı tartışmalarını beraberinde getiriyor. Bir devletin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel ilkeleri arasında yer alır.

Uluslararası hukuk ne diyor?

BM Şartı’nın 2/4 maddesi açık: Devletler, başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Güç kullanımı ancak meşru müdafaa halinde veya BM Güvenlik Konseyi kararıyla mümkündür.

Eğer bu ilke güçlü aktörler tarafından esnetilirse, küresel düzen kuralsız bir alana dönüşür. Bugün İran için yapılan yorum, yarın başka bir ülke için emsal haline gelir.

Mesele yalnızca İran meselesi değildir.
Mesele, uluslararası hukukun bağlayıcılığının korunup korunmayacağı meselesidir.

Uluslararası hukuk güçlü olanın yorumuna göre esnetilirse küresel sistem güvenilirliğini kaybeder. Eğer kurallar herkese eşit uygulanmazsa, dünya düzeni güç merkezli bir yapıya dönüşür.

Bölgesel gerilimlerin diplomasiyle çözülmesi gerekirken askeri seçeneklerin öne çıkarılması, sadece bugünü değil geleceği de ateşe atar. Uluslararası toplumun sessizliği ise en az müdahalenin kendisi kadar tehlikelidir.

DEMEM O Kİ…

Hukuk işletilmezse dünya yeni çatışmalara sürüklenir.

Dünya bir ülkenin iradesine teslim edilemez.

Birileri artık yüksek sesle şunu söylemeli: Küresel düzen, güçle değil hukukla ayakta kalır.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

1.03.2026 22:04:00