Günün Yazısı


Barım olayı ve kutsal zalimlik

.

Bir insanın kendisini haksız, hukuksuz, kanıtsız bir şekilde 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptıran bir mahkemeye, dolayısıyla onun arkasındaki siyasal irade ve düzene teşekkür etmesi nasıl bir siyasal ve sosyo-psikolojik bir ortamın ürünüydü?

Günlerdir kafamda bu soru var. Böyle bir korku, kıstırılmışlık ve celladına minnettarlık karşısında ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Ancak konu, Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel dönemeç bakımından önemli. Ülkenin içine sürüklendiği felaketi anlamak, insanda yarattığı bozulmayı, toplumun ruhunda yarattığı hastalanma halini anlamak için üzerinde durmak lazım.

Söz konusu kişi “menajer” Ayşe Barım. Oyuncu ajansı sahibi. Sinema ve dizi oyuncularının danışmanı bir iş kadını. Barım, dizi ve sinema oyuncularını Gezi Direnişi ve eylemlerine katılmaya yönlendirerek ya da teşvik ederek, iktidarın tamamen ideolojik-politik gerekçelerle "darbe girişimi" diye nitelediği toplumsal etkinliklere katkıda bulunmakla suçlanıyor.

Tamamen haksız bir suçlama. İddiaları doğrulayacak tek bir kanıt ve tanık olmadığı gibi, tam aksine bir dizi kanıt ve tanık bulunuyor. Anımsanırsa, Ayşe Barım’ın adını kamuoyu önce, dizi sektöründe tekel ya da kartel kurmak, iktidar yanlısı tv’lerde yayınlanan dizilere engel olmak, bu dizi ve filmlere oyuncu göndermemek gibi konularda yandaş basının başlattığı saldırı üzerine duymuştu. Çünkü iktidar, elindeki bütün olanaklara, sermaye gücüne ve devlet desteğine karşın kültürel bir hegemonya kuramıyordu. Gazeteleri, dergileri satmıyor, filmleri izlenmiyor, dizileri tutmuyordu. Edebiyatta, resimde, müzikte, sinema ve tiyatroda İslamcı-muhafazakârların neredeyse esamesi bile okunmuyordu.

İşte bu tartışmaya iktidar da katılacak ve bir acizlik ifadesi olarak, sorunu devletin şiddet aygıtlarını (polis-adliye) devreye sokarak çözmeye çalışacaktı. Çünkü, yine Althusser’in kavramlarıyla ifade edersek, devletin ideolojik aygıtları (eğitim, medya, din, kültürel kurumlar vb.) ile bu sorunu çözemediler. Üstelik, edebiyat, müzik, tiyatro gibi alanlarda da değil, popüler kültür havzası diyebileceğimiz dizi, sinema gibi sahalarda bile etkili olamıyorlardı. İşte burada birini kurban seçmeleri gerekiyordu, “piyango” Ayşe Barım’a çıkmıştı.

Ayşe Barım gibi birini, yani bir ideolojik ve kültürel çevreye mensup olmayan, mesleki bir örgütsel bağı bile bulunmayan birini seçerek, aslında sektörü “terörize” ettiler. Bu tehdit ile bütün oyunculara, cumhuriyetin değerleriyle sorunu olmayan sektör çalışanlarına -ki büyük çoğunluğu bu kesimler oluşturuyor- ayar vermeye çalıştılar. Ayşe Barım bu siyaset için İslamcı-muhafazakar iktidar ve çevrelerce seçilmiş bir kurbandı. Ne yazık ki böyle.

Ancak Ayşe Barım bunu anlamadı. Çünkü, öyle anlaşılıyor ki, uzun süredir, belki de hâlâ bir yanlışlık olduğunu sandı. Avukatları gerçeği ortaya koymasına karşın, Barım, tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiğinde karşılamaya kimsenin gelmesini istememiş olacak ki, kendisini almaya gelen arabaya binerken kameralara dönerek “Bak devletim, kimse yok, arkamda kimse ve bir örgut yok, ben masum ve yalnız bir insanım" demişti. İzlediğimde içim acıdı. Tele1’de her akşam 20.00’de yaptığım "18 Dakika" programında konunun üzerine gidecektim, kıyamadım. Yanlış anlaşılır diye vazgeçtim. Zaten savcı tahliye kararına itiraz edince ertesi gün hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarılmıştı. Polisler yakalama kararı gereği evine gelirken fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Adli Tıp Kurumu raporu ile adli tedbir uygulanarak bir süre sonra yeniden tahliye kararı verildi. Hastanede yattı.

Acımasızlığa, hoyratça baskıya bakar mısınız? Barım, gerçekten sağlık sorunları olan bir insandı. Bunu mahkemede de söylemişti ama kimse dinlememişti. Umursamadılar bile.

Ayşe Barım, son duruşmasında (geçen hafta başında) 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına, hem de "terör" ve "darbe girişimine katkıda bulunmak” gibi suçlamalarla mahkum edildi. Ancak, hükmen tutuklama kararı verilmedi. İstinaf-temyiz sürecini tutuksuz geçirmesi imkanı tanındı. Ayşe Barım belli ki bu karara tedavisi de devam ettiği için memnun olmuştu. Karardan sonra yaptığı ilk açıklamada, "Devletime ve mahkemeye tedavime devam etme olanağı sağladıkları için teşekkür ederim" dedi. Oysa bu bir haktı.

Yine içim sızladı, üzüldüm. İnsanın bu kadar düşürülmesi, kişiliğinin ezilmesi karşısında öfke duydum. Acıdım.

Oysa Ayşe Barım’ın mahkemeye teşekkür etmek yerine; haksız, hukuksuz, kanıtsız ve tanıksız şekilde verilen kararı kınaması, protesto etmesi gerekiyordu. Demokratik kesim ve kurumlar Barım’a sahip çıkmalıydı. Zorbalığa boyun eğmek, zalime (iktidara) şirin görünmek, kendisinden bir "tehdit" gelmediğini anlatmaya çalışmak kimseyi kurtarmıyor. Daha önemlisi, Ayşe Barım’ın bilmesi gerekiyor ki ortada bir yanlışlık da yok. Üzerinde çalışılarak hedef seçildiği belli. Bir ibreti alem örneği oluşturmak istiyorlar. Geziyi demokratik bir direniş değil, bir terör/darbe suçu gibi sunmaya ve bu yönde bir içtihat oluşturmaya çalışıyorlar. Böyle apolitik birinin hedef alınması özel bir anlam taşıyordu. Çünkü milyonlarca insana ulaşma potansiyeli bulunan bir alanda gözdağı vermek istiyorlardı. Toplumu tehdit ediyorlardı.

Bu nedenle, sempatik görünerek, teşekkür ederek, göz kırparak “masumiyet” kanıtlanamaz. Tam tersine mücadele etmek, karşı koymak, aynı düşüncede ve tutum içinde bulunduğun insanlarla birlikte hareket etmek lazım. Özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelesine şu veya bu düzeyle, şöyle ya da böyle uygun yöntemle katkıda bulunmaktan başka yol yoktur. En azından 12,5 yıl hapis kararından sonra teşekkür etmemek bile bir yoldur. Neyse, Ayşe hanımı hiç incitmek istemem, geçmiş olsun diyorum.

KUTSAL ZALİMLİK!

Bu mahkeme kararları, İslamcı-faşist iktidarların uzun süredir yaşama geçirdiği bir “kutsal zalimlik” örneğidir diye değerlendirilebilir. Bir içtihat kuruluyor.

Siyasal İslamcı hareket, dünyanın her yerinde ahlaki sınırları olmayan terörü bile kutsal gerekçelere bağlayarak meşrulaştırmaya çalışır. Zulme, teolojik literatür içinden gerekçe üretir. Örneğin, "Yaşasın kafirler için cehennem” diye slogan atanların, tekbir getirerek insan boğazı kesenlerin, gözünü kırpmadan toplu katliamlar düzenleyenlerin bulunduğu bir siyasal-teolojik dünyada, hâlâ kendi kültürel havzasında Ortaçağını aşamamış bir alanda şiddetin ve zalimliğin sınırları yoktur.

Elbette dünyada birbirinden hayli farklı İslam yorumları hep oldu, hâlâ da var. Bunlardan biri de Cumhuriyet-Türk İslamı diyebileceğimiz reformcu bir bir din yorumuydu. Bu yorum Selefi-Eşari İslam tarafından büyük bir tehdit olarak görüldüğü gibi, emperyalizm bakımından da hep tehlikeli olarak görüldü. Çünkü, Cumhuriyet devriminin İslam dünyasından model ya da örnek olan ilerici-aydınlanmacı ilke ve değerleri, bu dünya (dolayısıyla zengin bir enerji havzası) üzerinde kurduğu hakimiyet üzerinde bir tehdit olarak değerlendiriyordu. Bunun yolu da Türkiye’de cumhuriyeti yıkarak daha İslami bir rejim kurmaktan geçecekti. AKP bu stratejik planlamanın bir ürünüdür.

Dolayısıyla; İslamcı-faşist bir diktatörlüğe sürüklenen Türkiye’de zulüm düzeninin kutsal gerekçelere bağlanması doğaldır. Bu anlayışla salt politik düzlemde mücadele edilemez, doğası gereği ideolojik-kültürel bir kavga verilmelidir. Çünkü, İslamcı hareketin ve dinlerin tarihi kutsal gerekçelerle işlenen cinayetler, vahşi katliamlar, mezhep savaşları ve terör eylemleri ile doludur. Yani referans alanları çok.

İktidar kurduğu yolsuzluk ve talan düzenini de, seçimlerdeki hile ve yaptığı çeşitli alanlardaki hukuksuzlukları da sürekli "kutsal dava" gerekçesine bağladı. İktidarın fetvacısı, Yeni Şafak yazarı ilahiyatçı Prof. Dr. Hayrettin Karaman hoca yolsuzluğu da rüşveti de "kutsal bir dava için yapılıyorsa” meşru sayabileceğine ilişkin yazıları bu nedenle yazdı.Kutsal zalimliğin motivasyonu, İslamcı hareketin geçmişte yaşadığı varsayılan mağduriyet ve mazlumluk edebiyatına/efsanesine dayanır. Oradan güç alır. Buradaki mazlumluk zalimlik mekaniği, rövanşist (intikamcı) saldırganlığın da psiko-siyasal gerekçesini oluşturur.

Ortaçağını aşamamış Taliban ve HTŞ gibi ilkel dinci-terörist örgütlerin iktidar olabildiği bir dünyada, kutsal zalimlik sıradan bir olaydır. Bu dünyada (İslam dünyasında) aydınlanma ve modernite zamanı geçmiş tarihsel süreç ya da proje olabilir mi? Doğu-İslam dünyasında Ortaçağını aşabilmiş tek ülke ve toplum Türkiye olduğu için, emperyalizm ve yerel gericilik Cumhuriyetin ilerici kazanımlarına karşı iflah olmaz bir kin ile saldırdı. Bu nedenle Samuel Huntington ile siyasal İslamcılar ve liberaller aynı fikirdeydi.

YA TAKTİK ÇEKİLME YA AÇIK SALDIRI

Siyasal İslamcılık ve Türkiye gibi, ileri sanayi ülkesi olmasa bile sanayileşmiş, kapitalizmin orta-ortaüst seviyede geliştiği ülkelerde iktidar olursa, kutsal zalimlik de faşist ya da faşizan bir rejime evrilmenin aracı haline gelir. Siyasal İslamcılar, kutsal bir davaları var diye ahlaka ihtiyaçlarının olmadığını düşünen, buna inanan kadrolardan oluşur. (Elbette bir genelleme yapmamak ve samimi dindarları, halk İslamını hep ayırmak gerekir.”

En tehlikeli faşist rejimler, kitle desteği olanlardır. O nedenle Nazi-Hitler iktidarı ve Alman faşizminin etkisi çok yıkıcı oldu. Kitle desteği olan faşist rejimler, askeri darbelerle gelen diktatörlüklere göre daha derin, etkili, kalıcı ve yıkıcıdır. Ülke bu eşiktedir.

AKP iktidarı Türkiye’yi kalıcı bir İslamcı-faşist rejime sürüklemek istiyor. Ancak, yıkıcı ekonomik kriz, bozulan gelir dengesi ve muhalefetin erken seçim baskısı altında bunalmış durumda. Özellikle haftada iki kez yapılan kitlesel mitingler çok etkili oluyor. İktidarın önünde iki yol var. Ya biraz geri çekilerek, tepkiyi yatıştırmaya çalışacak ya da açık saldırıya geçecek. Akın Gürlek Adalet Bakanı olunca İstanbul Adliyesi’ndeki düzeni büyün ülkeye yayacak diye düşünülüyor. İlk analizde görünen bu. Ancak son olmasa bile, ikinci analizde, temkinli bir ifade ile, küçük bir sürpriz yapabileceğini de belirtmek isterim. Sanki böyle bir hava var, özellikle çözüm sürecinde. Bakalım… Göreceğiz.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

16.02.2026 13:38:00