Günün Yazısı


Hiçbir şey bize ait değildir

Hiçbir şey bize ait değildir

İnsanoğlu, dünyaya geldiği andan itibaren sahip olma dürtüsüyle yaşamaya başlar. Ev, araba, eşya, unvan, statü ve para; hepsi insanın kendini değerli hissetmesini sağlar. Oysa bunların hiçbiri kalıcı değildir. Ölüm, tüm sahiplikleri sıfırlayan en büyük eşitleyicidir. Bir gün, bir bez parçasına sarılıp toprağa verileceğiz ve geride yalnızca birkaç anı kalacak. Bir nesil sonra da unutulup gideceğiz. Bu gerçek ortadayken, insan neden hâlâ bu kadar hırslı, doyumsuz ve kibirlidir?

İnsanoğlu, ölümlü olduğunu bilir ancak bunu sürekli unutarak yaşar. Çünkü unutmak, var olmanın ağırlığını hafifletir. Ölümün kaçınılmazlığı karşısında, sahip olmak geçici bir güven duygusu verir. Bu nedenle kimi evini gösterir, kimi arabasını, kimi de “ben ”ini parlatır. Fakat hepsinin sonu aynıdır: bir avuç toprak.

Toplumların değer yargıları da bu hırsı besler. Başarı, genellikle sahip olunanlarla ölçülür. Daha büyük ev, daha yeni araba, daha yüksek gelir… Bu “daha” kelimesi, insan ruhunun en derin boşluğunu yansıtır. Çünkü ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, insan hiçbir zaman tamamen doyuma ulaşamaz. Ego, tatmin olmayan bir varlıktır; doyuruldukça büyür, büyüdükçe insanı esir alır.

Felsefede sıkça vurgulanan bir gerçek vardır: İnsan, sahip olduklarıyla değil, vazgeçebildikleriyle olgunlaşır. Zenginlik, para ya da mülkle değil, ruhun sadeleşmesiyle ölçülmelidir. Oysa modern insan, sadeleşmeyi kayıp olarak görür. Asıl kayıp, anlamını yitirmiş bir yaşamın içinde fark edilmeden tükenmektir.

Kibir ve hırs, insan doğasında vardır; ancak insan, akıl ve mantıkla bu duygularını terbiye edebilecek tek canlıdır. Buna rağmen çoğu zaman aklı, nefsinin emrine verir. Güç, gösteriş ve sahip olma arzusu, içsel bir boşluğu doldurma çabasıdır. Fakat bu boşluk, sahip olmakla değil, anlamakla dolar.

Toplumun çarpık hiyerarşisi de insanın ruhunu yorar. Kral, dük, kraliçe, zenginler… Bir yanda lüks içinde yaşayanlar, diğer yanda evlerinde hizmetçi bulunduran fakirler. Bu adaletsizlik, insan yüreğini parçalar; parayı bulan, çoğu zaman sırf sahip olduğu için şımarır, gösterişe boğar dünyayı. Oysa tüm bu unvanlar ve servetler, toprağın önünde eşittir; hepsi insanlar tarafından kendilerine verilmiş geçici sıfatlardır. Peki, bunu ne zaman fark edecekler?

Güç, gösteriş ve mal geçici gölgelerden ibarettir.
Hayatın gerçek değeri; ne kadar iyilik yaptığımızda, ne kadar insanca yaşadığımızda ve kaç kalpte iz bıraktığımızda saklıdır.
Toprak herkesi eşit kılar; gerçek miras, ruhun saflığında ve insanın ardında bıraktığı izlerde yatar.

Aristo’nun dediği gibi, “İnsanları iyi yapan yasalardır.”
Ama Kant’ın uyardığı gibi, insanın içinde bir yasa yoksa dış dünyanın hiçbir yasası işe yaramaz.
Platon erdemi, ruhun iç düzeni olarak tanımlar; çünkü insan, içindeki dengeyi kurmadan dünyada adaleti sağlayamaz.
Victor Hugo ise “En yüce ahlak, insanın acıya rağmen iyi kalabilmesidir” der.
Tolstoy’a göre de, insanın büyüklüğü sahip olduklarında değil, vazgeçebildiklerinde saklıdır.

Ve sonunda bütün bu düşünceler tek bir hakikatte birleşir:
Ne servet, ne unvan, ne de güç kalır geriye…
Gerçek kalıcılık; bir kalbi incitmeden yaşamakta, bir gönülde iz bırakmakta ve insanlığın onuruna dokunabilmektedir.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

13.11.2025 21:55:00