Menzil şeyhinin şatafatlı hayatı artık ülkedeki büyük çelişkilerden biri olmaktan çıkıp, yerleşmiş bir gerçekliğe dönüştü. Bu gerçekliğin temeli, maneviyatı kutsal bir sığınak değil, kârlı bir sektör hâline getiren yeni bir inanç ekonomisidir. Tarikatın çekirdeği duadır, zikirdir, adanmışlıktır; ama kabuğu borsadır, ihale koridorudur, siyaset kulisidir.
Eskiden tekkeler çile mekânıydı. Derviş, dünyayı terk eder; şeyh, tevazuyu örnek alırdı. Bugün ise televizyon ekranlarında, devletin protokol basamaklarında, lüks araç konvoylarında arz-ı endam eden bir tarikat sınıfı var. Arabalar zırhlı, sofralar kristal, konutlar saray düzeninde. Müritlere sabır ve kanaat öğütlenirken, şeyhlerin dünyasında lüks ve konfor ibadetten daha görünür durumda.
Halk, yoksullukla imtihan edilirken, şeyhlerin imtihanı refah ile değil; refahın yönetimiyle. Çünkü onlar artık maneviyatı değil, maneviyatın pazarını yönetiyorlar. Tarikatın gelir kalemleri çoktan dua defterlerinin satırlarından çıkıp finansal tabloya taşınmış durumda: bağışlar, vakıflar, şirketler, gayrimenkuller, sağlık tesisleri, eğitim kurumları, lojistik ağlar, inşaat bağlantıları, siyasi kanallar.
Dindarlığın en pahalı vitrinini sergileyen bu sınıf, “tevazu” kavramını en çok telaffuz eden, ama hayatında en az uygulayan topluluk hâline geldi. Halkın cebinden “Allah rızası” adına çıkan para, mermer salonların tepsilerine, saray konutların avizelerine, özel güvenliklerin bütçelerine dönüştü.
Bu ülke bir gerçeği gördü: İnanç sömürülürse, en çok para getiren sektör hâline gelir.
Ve bu sektörün müşterisi halktır, müşterinin zayıflığı ise umuttur. Politikacılar bu zayıflığı bilir, ekonomistler hesaplar, şeyhler ise sistemle uyum içinde tahsilat yapar. Böylece tarikat, devletin din kurumu olmaktan çıkıp devletin gayriresmî müteahhidi hâline gelir.
Dervişin dünyadan elini çektiği dönem bitti; bugün tarikat dünyaya dört elle sarılmış durumda. Bu sarılışın ilahi sebepleri yoktur; maddi gerekçeleri vardır. Tarikat artık halkın ahiret umudunu satarak kendine bu dünyadan bir cennet kuruyor.
Ama unutulan bir şey var: Halkın sabrı sonsuz değildir. Bir gün umudu satın alanlardan hesabı da satın alır. İşte o gün, yıllardır biriken bu çelişki boğazlara sarılır ve “iman ticareti”nin faturası kesilir.
Bu millet çok şeyi sineye çekti. Fakat sandıkta değilse sokakta, sokakta değilse tarihte, tarihte değilse vicdanında hesabını mutlaka sormayı bilir.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.