Nietzsche’ye göre dünyada kabaca iki tip insan vardır. Bu bir biyolojik ayrım değil, ruhsal ve ahlâkî bir ayrımdır. İnsanlar aynı sokaklarda yürür, aynı dili konuşur, aynı çağda yaşar; fakat hayata durdukları yer bambaşkadır. Bir kısmı sürünün içinde yaşamayı seçer, diğerleri ise bedelini ödemeyi göze alarak kendi yolunu açar.
Günlük hayatta hepimiz bir ölçüde itaat ederiz. Kurallara, alışkanlıklara, çoğunluğun kanaatine… Çünkü itaat kolaydır. Sorumluluğu dağıtır, suçu anonimleştirir, vicdanı uyuşturur. Çoğunluğun fikrine uyan insan, yanıldığında yalnız değildir; kalabalıkla birlikte yanılır. İşte bu yüzden sürü ahlâkı caziptir.
Nietzsche’nin eleştirdiği tam da budur: İnsanın kendi değerlerini yaratmak yerine, başkalarının değerleriyle yaşaması. Sürü insanı için iyi; çoğunluğun iyi dediğidir. Kötü ise farklı olandır. Bu ahlâk, güvenlidir ama kısırdır. Kimseyi rahatsız etmez; fakat kimseyi de yükseltmez.
Buna karşılık bir de yaratan insan vardır. Nietzsche’nin deyimiyle efendi ahlâkına sahip olan bu tip, değerleri dışarıdan almaz; içeriden üretir. Onun için iyi, güçlü olan; kötü ise zayıflık değil, sahicilik izliktir. Bu insan kalabalığı ikna etmeye çalışmaz, çünkü hakikatin çoğunluk oylamasıyla belirlenmeyeceğini bilir.
Burada Kant’ın sert ve öfke yüklü tespiti devreye girer. Kant, Aydınlanmayı insanın kendi aklını kullanma cesareti olarak tanımlar; fakat hemen ardından acı bir gerçeği de yüzümüze çarpar: Yaşamak için bir efendiye ihtiyaç duyan tek hayvan insandır.
Bu cümle, insanın trajedisini özetler. Kant’a göre insan akla sahiptir, fakat tembeldir; korkaktır; sorumluluk almaktan kaçar. Kendi aklıyla düşünmek yerine bir efendinin, bir otoritenin, bir kılavuzun arkasına saklanır. Devlet düşünsün ister, din karar versin ister, lider onun yerine konuşsun ister. Çünkü aklını kullanmak özgürlüktür ama aynı zamanda ağır bir yüktür.
İtaat eden insan, özgür olmadığını bilmez; çünkü zincirlerini normalleştirmiştir. Ona göre hayat böyledir. Kurallar sorgulanmaz, çoğunluk yanılmaz, alışılmış olan doğrudur. Kant’ın öfkesi de buradan gelir: İnsan, kendi suçu olan bu ergin olmayış hâlini kader sanır ve bundan memnuniyet duyar.
Bu yüzden Kant’ın Aydınlanma çağrısı ile Nietzsche’nin sürü eleştirisi aynı noktada kesişir: İnsan, başkasının aklıyla yaşadıkça insan olma potansiyelini yarım bırakır. Efendi isteyen insan tipi, sadece bireysel bir zaaf değil; toplumsal bir hastalıktır.
Nietzsche’nin çağrısı hâlâ geçerlidir: Kendi değerlerini yarat. Kalabalığın gürültüsünde boğulma. Herkesin yürüdüğü yoldan gitmek zorunda değilsin. Çünkü insanı insan yapan şey itaat değil; sorumluluk alabilme cesaretidir.
Ve belki de en vurucu cümle şudur: İnsan, zincirlerinden çok, zincirsiz kalmaktan korkar. Bu korkuyu yenebilenler azdır; ama dünyayı değiştirenler hep onlardır.
Burada Kant’ın farkı bir kez daha ortaya çıkar. Kant yalnızca insanın neden itaat ettiğini söylemekle kalmaz, o itaat hâlinden çıkış yolunu da gösterir. Ona göre aydınlanma, bir gecede gerçekleşen bir kopuş değil; adım adım yürünecek bir süreçtir. İnsan önce kendi aklını başkasına teslim ettiğini kabul edecek, sonra bu teslimiyetten vazgeçme cesaretini gösterecek ve nihayet düşüncesini kamusal alanda dile getirmeyi öğrenecektir.
Bu yüzden Kant’ın eleştirisi geçici bir öfke değildir; süreklidir. Her çağda insan, yeniden ve yeniden aklını kiraya verme eğilimi gösterir. Kant’ın metinleri de tam bu noktada yeniden konuşmaya başlar. Çünkü efendi arayışı bitmez; ama aklını kullanma çağrısı da eskimez. Kant’ın kalıcılığı, insana sadece ayna tutmasında değil; o aynadan sonra hangi yöne yürüyeceğini göstermesinde yatar.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.