Dürtü, Rıza ve Gücün Gölgesinde
Bir sabah apartman girişinde duran bir sokak kedisiyle başladı düşünce. Mama ve su kaplarının yanında, sanki konuşur gibi bakan bir çift göz. Marketten dönmüşüm, kapıyı açacağım. Bakışıyla soruyor: “Yaş mamayı aldın mı?”
Ellerim dolu ama geri dönüyorum. Çünkü ister. Ve istediğini aldırır.
Tabağa mama koyar koymaz kafasını gömüyor. Beklemiyor. Ölçmüyor. Dürtü doğrudan ve net.
İnsan, bazen en büyük sorularını en küçük karşılaşmalarda buluyor.
Dişi kedi kızgınlık dönemine girdiğinde pasif değildir. Aksine çağıran, yönlendiren, seçici olmaktan çıkan odur. Önüne gelenle temas kurmak ister; engel tanımaz. Toplumda “erkek doğası” diye anlatılan birçok davranış biçimi, biyolojik olarak dişi kedinin bu hâline daha çok benzer. Bu benzerlik rahatsız edicidir ama öğreticidir. Çünkü burada ahlâk yoktur; sadece dürtü vardır. Dürtünün kendisi ne iyi ne kötüdür, yalnızca vardır.
Köpekte ise tablo farklıdır. Erkek köpek, dişi köpeğin hazır olduğunu hissetmeden yaklaşmaz. Dişi istemezse birleşme olmaz. Doğada rıza bedensel ve davranışsal sinyallerle nettir. Zorlama istisnadır; sistem değildir.
İnsan ise doğadan farklı bir yerde durur. Çünkü insan yalnızca dürtüden ibaret değildir. Nöropsikolojiye göre insan beyninin prefrontal korteksi; empati, muhakeme ve sonuçları öngörme kapasitesini taşır. İnsanı hayvandan ayıran şey arzusu değil, arzusunu durdurabilme yetisidir. Bu yüzden insanın sınırı aşması biyolojik değil, bilinçli bir tercihtir.
Ve insan bu tercihi yaptığında, bunu içgüdüyle değil gerekçeyle yapar.
Toplum bu gerekçeleri üretir. Erkeklik, çoğu kültürde sınır tanımamakla eşleştirilir. Erkek çocuğa “Arslan” denir, çapkınlığı övülür, yaptıkları tolere edilir. Kız çocuğuna ise “prenses” denir ama özgürlük verilmez; korunma adı altında baskı uygulanır. Erkek dürtüyle, kadın korkuyla büyür. Böylece biri sınırı aşmayı, diğeri sınır ihlaline katlanmayı öğrenir.
Oysa insan ruhu tek parça değildir. Hepimizin içinde talep eden, bekleyen, yönlendiren ve geri duran yanlar vardır. İnsan hem erkeksi hem kadınsı taraflarıyla bütündür. Sorun bu yönlerin varlığı değil; birinin sınırsızca meşrulaştırılmasıdır.
Michel Foucault’ya göre güç, sadece zorla işlemez; “normal” sayılan davranışlar üzerinden işler. “Rızası vardı” dili, gücü görünmez kılar. Toplum bunu kabul ettikçe hukuk da gevşer. Böylece rıza; korku, güç farkı, ekonomik ya da duygusal bağımlılık varken bile geçerli sayılabilir hâle gelir.
Oysa travma psikolojisi bize şunu söyler: Donakalma, uyum sağlama, sessizlik; rıza değildir. Bunlar hayatta kalma tepkileridir. Ama dil bu farkı görmezden geldiğinde, güç kendini gizler.
Doğada rıza nettir. Hayvan sınırı tanır. İnsan ise sınırı bilip aşar ve sonra bunu aklıyla, diliyle, kültürüyle aklar. Belki de asıl soru budur: İnsanı tehlikeli yapan içgüdüsü mü, yoksa içgüdüsünü meşrulaştıran kültürü mü?
Ve belki daha da derinde şu vardır: İnsan, erkeksi ve kadınsı yanlarını dengeleyemediğinde, gücünü vicdanın değil dürtünün hizmetine sunar. Bu durum, hem bireysel hem toplumsal düzeyde etik ve hukuksal sorunların kaynağıdır.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.