Bir mesajdır ama bir ülkenin ruh hâlini ele verir. Bankamatiklerin önü kalabalıklaşır, çarşı pazar ilk gün biraz canlanır. Esnaf “bugün bereketli olur” diye umutlanır. Ama bu hareket kısa sürer. Çünkü artık mesele maaşın yatması değil, yetmesidir.
Bir ülkenin gelişmişliği, kaç katlı bina yaptığıyla, kaç kilometre yol döktüğüyle ölçülmez. Asıl ölçü şuradadır: ATM kuyruğunun birkaç metre gerisinde sessizce bekleyen emeklisine, engellisine, dar gelirli vatandaşına nasıl davrandığında.
Bugün o yüzlere baktığımızda iç açıcı bir tablo görmüyoruz. Sosyal devlet dediğimiz kavram, tabelada duruyor ama içeride ışıklar sönük.
Bu Noktaya Bir Günde Gelmedik
Bu tablo ne tesadüf ne de kader.
2018’den sonra başlayan sistem değişikliğiyle birlikte ekonomi yönetimi, akıldan ve bilimden uzaklaştı. Rasyonel politikaların yerini sloganlar aldı.
Berat Albayrak döneminde başlayan, Nurettin Nebati ile devam eden “düşük faiz saplantısı”, piyasaya meydan okuma hâli, döviz rezervlerinin eritilmesi… Hepsi bugün yaşadığımız yüksek enflasyonun taşlarını döşedi.
O gün “yeni ekonomi modeli” diye anlatılan şey, aslında yarını ipotek altına almaktı. O yarın bugün geldi. Bedelini kim ödüyor?
En zayıf olan.
Emekli.
Mehmet Şimşek Gerçeği: Zor İş, Doğru Yerden Tutulan Direksiyon
Burada hakkı teslim etmek gerekir.
Bugün ekonominin başında olan Mehmet Şimşek, sıfırdan bir masa kurmadı; enkaz devraldı.
Önüne konulan tablo;
bozulmuş dengeler, tüketilmiş rezervler, şişmiş bir kamu yapısı ve toplumun sabrını aşmış bir enflasyondu. Böyle bir tabloda mucize beklemek, işi bilmek değil, popülizmdir.
Şimşek’in yaptığı şey şudur:
Sorunu inkâr etmek yerine kabul etmek, gerçeği süslemek yerine konuşmak ve yeniden rasyonaliteye dönmeye çalışmak.
Bu kolay bir yol değildir.
Bu yol alkış getirmez, tam tersine tepki çeker. Çünkü kemer sıkmanın, disiplinin ve gerçeklerle yüzleşmenin siyasette bir bedeli vardır.
Bugün eleştirilecek çok şey olabilir; ama şu da görülmelidir:
Mehmet Şimşek, ülkeyi uçurumdan uzaklaştırmaya çalışan bir direksiyon başındadır. Aracı hızlandırmıyor, şov yapmıyor; devrilmesin diye yavaşlatmaya çalışıyor.
Bu yüzden eleştiri yapılırken, enkazın mimarlarıyla, enkazı toparlamaya çalışanları aynı kefeye koymak adil değildir.
Asıl mesele şudur:
Toparlanma gerekiyorsa, bunun faturası yine en zayıfa mı kesilecek; yoksa devlet önce kendi şişkinliğini mi sorgulayacak?
Devlet Şişti, Emekli Küçüldü
Eğri oturup doğru konuşalım.
Devlet yıllardır şişti. Kontrolsüz kadro artışları, seçim öncesi dağıtılan vaatler, hesap-kitap yapılmadan çıkarılan düzenlemeler…
EYT bunun en net örneklerinden biridir. Bilimsel gerçekler bir kenara bırakıldı, aktüeryal denge göz ardı edildi. Sonuç ortada: Sosyal güvenlik sistemi zorlanıyor.
Ama burada önemli bir ayrım var.
Bu tablonun faili emekli değil.
Bugün bütçeyi zorlayan kalemler ortadayken, “para yok” denilip emeklinin sofrasından kısmak kolaycılıktır. Devlet kendi obez yapısını sorgulamak yerine, zaten zor ayakta duran vatandaşa yöneliyorsa burada bir vicdan problemi vardır.
Maaş Yattı Ama Yama Tutmuyor
Memur maaşları yatıyor. Doğru.
Ama bu, sistemin sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor.
Bugün maaşların toplam yüküne baktığınızda, kamunun ne kadar hantal hâle geldiğini görürsünüz. Devlet, kendi çarkını döndürmekten başka şeye güç ayıramaz noktaya gelmiştir.
Bu çarkın bedelini kim ödüyor?
Savurgan olmayan.
Yanlış karar almayan.
Sistemi kurmayan.
Emekli.
“Dindar Olan İyidir” Sözüne Bir Parantez
Son günlerde sık duyduğumuz bir cümle var:
“Dindar olan iyidir.”
Bu söz doğruysa, o iyiliğin ilk görüleceği yer neresi olmalı?
Kürsüler mi, yoksa pazar yerleri mi?
Gerçek dindarlık, sadece ibadetle ölçülmez. Komşusu açken tok yatmamayı gerektirir. Emeklinin mahcubiyetini görüp başını çevirmemeyi ister.
Dindarlık, seccadede huşu kadar, emeklinin sofrasındaki eksik ekmeği dert etmektir. Aksi hâlde bu söz, sadece süslü bir slogandan ibaret kalır.
Rakamlar Var, Vicdan Nerede?
Diyanet İşleri Başkanlığı bu yıl fitreyi 240 TL olarak açıkladı. Bu rakam, bir insanın günlük asgari gıda ihtiyacı.
Basit bir hesap yapalım.
İki kişilik bir emekli hanesi için bu rakam ayda 14.400 TL yapıyor.
Sadece yemek.
Bugün en düşük emekli maaşının 20 bin TL’ye çıkarılması “müjde” olarak sunuluyor. Peki kalan 5.600 TL ile ne yapılacak?
Kira mı ödenecek?
İlaç mı alınacak?
Fatura mı yatırılacak?
Emekli maaşı sadaka değildir. Lütuf hiç değildir. Bu bir haktır.
Hakkı “müjde” diye sunmak, bu millete yakışmaz.
Kanayan Yara Burada
Mehmet Akif, “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” derken, bugünü anlatıyordu belki de.
Bugün o yara, markette etiketlere bakıp sessizce geri dönen emeklinin yüreğidir.
Nazım Hikmet’in dediği gibi, yaşamak şakaya gelmez. Ama bugün emekli için yaşamak neredeyse bir mucize hâline gelmiştir.
Soğuk bir evde battaniyeye sarılıp ısınmaya çalışan yaşlının gerçeği, bütün makroekonomik verilerden daha sahicidir.
Sosyal Devlet Sözle Olmaz
Engelli vatandaşın durumu ise başlı başına bir trajedi. Gelir sınırlarıyla yoksulluğa mahkûm edilmiş bir hayat.
Oysa sosyal devlet; vatandaşını rakamlara sıkıştıran değil, ona onurla yaşayabileceği bir alan açan devlettir.
Hz. Muhammed’in “Zayıfları gözetiniz” sözü, bugün sadece dini değil, insani bir çağrıdır. Zayıfı görmeyen bir sistemin bereketi olmaz.
Demem O ki…
Evet, enkaz büyük.
Evet, toparlamak zor.
Ama bu toparlanmanın bedeli yine emeklinin, engellinin, dar gelirlinin sofrasından kesilmemeli.
Devletin şişkinliğinin faturasını, zaten küçülen vatandaş ödememeli.
Adalet yoksa bereket olmaz.
Vicdan yoksa düzen yürümez.
Onurla yaşamak bu ülkede herkesin hakkıdır.
O hakkı teslim etmek de yönetenlerin boynunun borcudur.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.