İlker Çelik

Günün Yazısı


Nobel ve Vebal: Grönland’dan Gazze’ye, 5G’lik Bir Dünya

Nobel ve Vebal: Grönland’dan Gazze’ye, 5G’lik Bir Dünya

Dünya bugün iki ayrı dille konuşuyor.

Birinin dili tapu dili.

Öbürünün dili hak dili.

Tapu dili şunu sorar:

“Kaça olur?”

Hak dili ise şunu sorar:

“Bu işte adalet var mı?”

Aradaki fark küçük gibi görünür ama dünyayı yerinden oynatır.

Bir toprağa bakıp “satın alalım” diyebilmek, sadece tuhaf bir çıkış değildir. Bu, bugünün küresel zihniyetini ele veren bir bakıştır. Bu bakışta toprak, tarih, insan; hepsi aynı kefeye konur. Hepsi birer kalemdir. Yeter ki fiyatı konuşulabilsin.

Buzulda bu dil çalışır.

Çünkü orada gözyaşı donmuştur.

Tarih sessizdir.

İnsan azdır.

Ama aynı dili alıp Ortadoğu’ya getirdiğinizde, kelimeler yere düşer.

Çünkü Ortadoğu’da toprak tapuyla değil, bedelle tutulur.

O bedel bazen kan olur,

bazen göç olur,

bazen de kuşaklar boyu süren bir belirsizlik…

İşte burada hak dili devreye girer.

Hak dili şunu bilir:

Her şey satılık değildir.

Her şey pazarlık konusu yapılamaz.

Bazı şeylerin fiyatı olmaz;

ama hesabı, vebali ve yükü olur.

Bugün tapu dili dünyada yeniden yükseliyor. Güçlü olan, elindeki imkânı sadece baskı için değil, sahiplenmek için de kullanıyor. 

Toprak yetmiyor, hafıza da dönüştürülmek isteniyor. 

Yıkım “yeniden inşa” diye pazarlanıyor, sürgün “kentsel dönüşüm” gibi anlatılıyor.

Gazze’ye bakıp bir emlak projesi gören akıl tam da budur. Yıkılmış bir şehri, boşaltılmış bir alanı, dağıtılmış bir halkı; “fırsat” başlığı altında okur. İnsan, projeye engel sayılır. 

Hafıza, planlamaya yük görülür.

Bu bakış sadece siyasi değildir; ahlaki bir tercihtir.

Hatta insan ister istemez şunu soruyor:

Bu hızla giderse, bir gün çıkıp

“Yakında Nobel kaç para, söyleyin de alayım”

der mi?

Şaşırmayız.

Çünkü tapu dili, ödülü de, barışı da, itibarı da satın alınabilir görür. Oysa barış satın alınmaz; bedeli ödenir. Ama o bedel para değildir.

Hak dili tam da burada itiraz eder.

Hak dili gücü inkâr etmez ama gücü ölçüsüzlükle kullanmaz.

Çıkarı reddetmez ama çıkarı adaletin önüne koymaz.

Bu coğrafyada siyaset masa başında değil, ateşin ortasında yapılır. 

Suriye bir dosya değildir. 

Gazze bir proje alanı değildir. 

Libya bir yatırım fırsatı değildir. Buralar insanın olduğu, acının olduğu, vebalin olduğu yerlerdir.

Türkiye’nin durduğu yer de bu yüzden zordur. Ne buzuldadır ne de çölün dışında. Tam ortasındadır. Tapu diliyle konuşanlar arasında hak dilini tamamen kaybetmeden yürümeye çalışır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaman zaman yüksek sesle dile getirdiği itirazın özü de buradadır. 

İfade biçimi tartışılır, yöntemleri eleştirilebilir; ama itiraz nettir: Her şey parayla ölçülmez. Her şey pazarlık konusu yapılamaz.

Türkiye bu yüzden ne her söyleneni satın alabilir,

ne de her şeyi kader deyip geçiştirebilir.

Hak dili şunu söyler:

“Güç kullanacaksan, hesabını vereceksin.”

“Masaya oturacaksan, onurunla oturacaksın.”

“Pazarlık yapacaksan, satmayacaklarını önceden bileceksin.”

Buradan “Orman Kanunu”na geliyoruz ama aynı noktaya değil.

Orada mesele hukukun geri çekilmesi, gücün öne çıkmasıydı.

Burada ise mesele daha derin: Gücün, hakkı tanımadan mülk muamelesi yapması.

Orman kanununda güçlü olan saldırır.

Tapu dilinde güçlü olan sahiplenir.

Yöntem değişir, sonuç değişmez:

Hak geri çekilir.

Ve şimdi asıl soru yavaş yavaş beliriyor:

İslam ülkeleri bu hak dilinin ne kadar farkında?

Ne kadar bir aradalar, ne kadar dağınıklar?

Hak üzerinden mi konuşuyorlar, yoksa sadece çıkar üzerinden mi?

Bu soruların cevabı kolay değil.

Hatta bir köşe yazısına sığacak kadar da kısa değil.

Onu da…

ileride konuşuruz.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

11.01.2026 14:15:00