Zafer Arapkirli

Günün Yazısı


Otun, tozun, dumanın arasında...

Otun, tozun, dumanın arasında...

Türkiye neredeyse 2 haftadır bir ünlü televizyon figürünün, tanınmış bir haber sunucusunun, aynı zamanda o televizyonun genel yayın yönetmeni ile etrafındaki insanların başına gelenleri konuşuyor. Sayfalar dolusu, saatler boyu bültenlere hakim olan haberlerden ve sorgu tutanaklarından anladığımız kadarıyla, bazı “uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin kullanımı” ve bu arkadaş çevresinde, zaman zaman sıradışı olarak da nitelenebilecek bir tür ilişki pratikleri yaşanıyormuş.

Bana ne? Kime ne?

Herkesin yediği, içtiği, çektiği, oynadığı, hopladığı, zıpladığı kendine.

Kendi yaşam biçimi tercihleridir. Sana bana bir laf söylemek düşmez. En fazla, “görücü usulüne” inanıyor olanlarımız, bu tür adamlara kızımızı vermez, ya da kızları gidip oğlumuza istemeyiz. O kadar.

 

Ama yine de bu olaydan yola çıkarak, bu şahısların içinde yer aldıkları düzeni (düzeneği) dert edinmemiz için pek çok neden de bulunmakta.

Örneğin ben bir medya profesyoneli olarak, toplumun gözünün önünde şıkır şıkır giyinip kuşanıp, iyi kötü “beyefendi - hanımefendi” rollerinde zuhur eden ve her gün (teorik olarak) on milyonlarca kişiyi bilgilendirme ve zihinlerini açma pozisyonundaki insanların nasıl olup da “daha özenle seçilmediklerini” sorgularım.

Öyle ya, belki de iletişim fakültelerinde okumakta olan veya bu mesleğe “alaylı biçimde” dahil olmak isteyen pek çok gence rol model teşkil etme potansiyeli taşıyan yüzbinlerce genç var. Onları da düşünerek, ben olsam biraz daha titiz davranırdım.

İşin bir başka yönü daha var tabii.

Yukarıda sözünü ettiğimiz “arkadaş çevresi”nin nasıl oluştuğuna dair, o iş ortamlarından yayılan bilgiler, bize magazin malzemesinin çok ötesinde, gerçekten dert edinmemiz gereken başka veriler de sunuyor.

Sektördeki, yani artık ciddi bir “show business” haline getirilmiş TV sektöründeki erkek yöneticilerin, bu konumlarını kullanarak kadınları nasıl taciz - telkin - tehdit mekanizması ile kendilerine bağımlı kıldıklarını artık sağır sultanların bile duyacağı, kör sultanların bile göreceği kadar ayyuka çıktığına işaret ediyor. Bu konuda mağdur olan bazı kadınlar, meselenin geldiği noktada daha büyük cesaret göstererek konuşmaya başlıyor.

Ekrana daha kolay çıkarmak, daha görünür kılmak, daha cazip programlarda kamera karşısına getirilmek, yani kısacası “şöhret kapılarını açmak” vaadiyle, aşağılık ve iğrenç bir istismar mekanizmasının çalıştığını daha fazla anlıyoruz.

Bunlar, elbette ki bir “duygusal” ilişkiden, normal bir kadın erkek ilişkisinden, gönül işlerinden kalın bir çizgiyle ayrılacak ve sektörün sağlığını ilgilendirecek meseleler. On yıllardır bizim TV aleminde hem bizim dert edinip konuştuğumuz hem de halk arasında “sakız gibi” konuşulan şeylerin, artık “rögar kapağı patlamasından” fışkıran detayları olarak ortalığa akması anlamına geliyor.

Bunu herkesin mesele etmesi, kadın veya erkek, çalışanıyla her kademe yöneticisiyle artık daha yüksek sesle konuşmasını ve bir şeyler yapmasını gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Gün, cesaret günü. Gün, tavır alma günü. Gün, artık olup bitene kafayı çevirmeme, gözünü kapatmama, kulağını tıkamama günü değil mi?

Bütün bunların da ötesinde, işin bir başka vechesi var ki, ona da artık daha fazla eğilme zamanıdır.

Medyada yöneticilik yapan ya da özellikle televizyonlarda etkili konumda ekran önünde görünen kişilerin ve tabii habercilerin haber veya güç kaynaklarıyla kurdukları ilişkiler konusu.

Şunu peşinen vurgulayalım. Etkili gazeteci, programcı, ekran yüzü, köşe yazarı ya da medya yöneticisi herkesle, ama istisnasız herkesle tanışabilir, görüşebilir. Sadece profesyonel kapsamda değil, kişisel dostlukları da olabilir. Bunu, neredeyse yarım yüzyıla yakın süredir bu mesleğin bir mensubu olarak yazıyorum.

Dolayısıyla kimseye, “neden şununla fotoğrafın var neden bununla sık sık bir araya gelmişsin?” sorgusu yapmanın doğru olmayacağına vurgu yapmak istiyorum.

Lakin, bu ilişkilerin arkasındaki maksadın ve sizin profesyonel faaliyetinize etkisinin, mutlaka öncelikle medya profesyonelinin kendisi, üstündeki yöneticileri ve izleyici - okuyucu kitlesi tarafından sorgulanması zarurettir.

Eğer karanlık, kuşkulu, şaibeli, kirli, zararlı ve en önemlisi de medyayı (çalışanını) manipüle edebilme, etkileme kullanma potansiyeli bulunan şahıslardan söz ediyorsak TV - gazete vs. profesyonelinin bu “mesafe ve denge” ilişkisine azami özen gösterip göstermediği de sorgulanmaya muhtaçtır.

 

Kimseyi, “fotoğrafta, yanında o herifin/kadının ne işi var?” diye suçlayamayız.

Yeter ki, kamuoyu olarak “sadece bir balıkçıda, restoranda, cafe’de, ev ziyaretinde iki satır sohbetten ibaret” olduğuna ikna olalım. Hele ki, siyasetçiler, büyük sermaye sahipleri, güçlü ama tartışmalı konumlarda bulunan kişilerden, hatta kimi zaman mafyatik figürlerden söz ediyorsak.

Çok yakın geçmişte, bunun çok çarpıcı örnekleri haberlere konu oldu ve gözlerimizin önünde ibretlik olarak sergilendi de, ondan ötürü daha hassas olmak gerekiyor.

Kimseyi “şunu yapmış bunu yapmış, vay anasını neler yapmış” diye suçlamak değil maksadım. Son haberlere konu olan şahısların da hiçbirini şahsen tanımam.

Ama olup bitenlere “ot, toz, duman, yatak odası, duş, jakuzi, bar, pavyon” bağlamında değil, yukarıda vurguladığım bağlamlarda bakmak gereğine işaret etmek istedim.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

23.12.2025 17:10:00