Polisimiz neden intihar ediyor?
Bu soru artık sadece emniyet teşkilatının değil, tüm toplumun yüzleşmesi gereken bir sorudur.
Çünkü her intihar haberi, bireysel bir trajediden çok daha fazlasını ifade ediyor. Ortada açık bir sistem arızası, derin bir sessizlik ve giderek ağırlaşan bir insanlık yükü var.
Polislik mesleği, uzun zamandır “fedakârlık” kavramının arkasına sığınılarak yürütülüyor.
Ancak fedakârlık, insanın tükenmesini meşrulaştıran bir gerekçe olamaz. Olmamalı.
Bugün birçok polis memuru ayda yaklaşık 240 saate varan çalışma süreleriyle görev yapıyor.
Bu rakam, yalnızca fiziksel bir yorgunluğa değil; zihinsel ve ruhsal bir çöküşü de beraberinde getiriyor.
Uygulamada olan 12/24 çalışma sistemi, dinlenme varmış gibi gösterilen ama fiiliyatta hayatı felç eden bir sosyal hayat düzeni yaratıyor.
Gecesi gündüzü birbirine karışan, biyolojik ritmi bozulan bir polis memurundan sağlıklı kararlar almasını, yüksek motivasyonla görev yapmasını beklemek bana göre çok da gerçekçi değil.
Bu ağır çalışma koşullarının karşılığında sunulan ekonomik tablo ise ayrı bir sorun. Düşük maaşlar, fazla mesainin karşılığının alınamaması ve artan hayat pahalılığı, polisleri ciddi bir borçlanma baskısı altına sokuyor.
Bir yanda görev stresi, diğer yanda geçim kaygısı… Bu denklem, insan psikolojisini ister istemez kaçınılmaz derecede zorluyor.
Sorun sadece genç personelle de sınırlı değil.
50 yaş üzerindeki polis memurlarına ikinci şark görevi verilmesi, yıllarını bu mesleğe adamış insanların hem bedenini hem de ruhunu tüketiyor.
Bu uygulama, adalet duygusunu zedelediği gibi “emek karşılıksız kalıyor” algısını da güçlendiriyor.
Teşkilat içindeki amir baskısı, emir-komuta zincirinde yaşanan kopukluklar ve keyfi uygulamalar, polislerin kendilerini sahipsiz hissetmesine neden oluyor.
Hakkını arayanın, itiraz edenin ya da sesini yükseltenin “problemli personel” olarak etiketlenmesi, sorunların konuşulmasını değil bastırılmasını da beraberinde getiriyor.
Bir diğer kırılma noktası da meslek içi yükselmelerde mülakat adaletsizliği iddiaları.
Liyakat yerine sübjektif değerlendirmelerin belirleyici olduğu algısı, teşkilat içinde derin bir güvensizlik yaratıyor. Emekle başarı arasındaki bağ koptuğunda, mesleki aidiyet de hızla eriyor.
Tüm bu başlıklar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Polis intiharları bireysel değil, yapısal bir sorundur.
Peki, ne yapılmalı?
Bana göre, öncelikle artan polis intiharları bağımsız ve şeffaf biçimde araştırılmalıdır.
Bu mesele, bu güne kadar olduğu gibi rakamlarla geçiştirilecek bir konu değildir. Polisler için tam teşekküllü rehabilitasyon ve psikolojik destek merkezleri kurulmalı, bu destekler zorunlu ve erişilebilir hâle getirilmelidir.
Var denilebilir: ama uluslararası standartlarda ölçülebilir bir yeterliliği yok.
Gece görevleri 8 saati aşmamalı, insan biyolojisine uygun bir çalışma düzeni hayata geçirilmelidir.
Taban maaşlar, insanca yaşam koşullarını sağlayacak düzeye çıkarılmalı; fazla mesai karşılığı eksiksiz ödenmelidir.
Ve tüm bunların kalıcı olabilmesi için, artık ertelenmemesi gereken bir adım daha vardır: Polis Meslek Kanunu. Polislerin hakları, geçici düzenlemelerle değil, açık ve güçlü bir yasal güvenceyle korunmalıdır.
Unutulmamalıdır ki; güvenliği sağlayanların kendini güvende hissetmediği bir ülkede, toplumsal huzurdan söz edilemez.
Polislerin yaşadığı bu sessiz çığlık duyulmadıkça, her kayıp yalnızca bir can değil, aynı zamanda devlet ile insan arasındaki bağdan kopan bir parça olacaktır.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.