Kılıcın gücüyle iş gören muktedirlerin işi, güçlerinin zirvesinde oldukları dönemlerde görece daha kolaydır. Diktatörlüğün de kendi çapında bir istikrarı vardır. Halkınızı ezersiniz, sermayenin sömürüsünü sürdürmesini kolaylaştırma, onlara hizmet etme karşılığında iktidarınızın da süresini
uzattıkça uzatırsınız.
Sermaye ile bir tür "al - ver" ilişkisi ile, koltuğa sizi yapıştıran "tutkalın" katılığını ve gücünü sağlamanız mümkün olur.
Bu gücü koruyabilmenin en önemli yollarından biri olarak, elinizdeki "sopa" gücünü de her geçen gün arttırarak, iktidarınıza karşı yükselebilecek sesleri bastırmak, itirazı boğabilmek adına sürekli "dayak" atarak da süreyi uzatabilirsiniz.
Ülkelere göre değişkenlik gösterebilen şekilde, duruma göre yasal düzenlemeleri ve anayasayı da kendi istediğiniz şekilde tasarlayıp belki sandık yoluyla bu süre uzatımını sağlamak da önemli bir yöntem olarak kullanılabilir.
Uluslararası çapta emperyalist muktedirlerin işi de, bu anlamda uzun süreler yolunda gidebilir. Küresel ya da bölgesel müttefik ve suç ortaklarınızla birlikte dünyanın dört bir yanında oluşturduğunuz çıkar ağlarını belki on yıllar boyu ayakta tutabilmeniz olasıdır. Hele ki, büyük bir emparyalist güç ve ittifaklar yoluyla "organize bir küresel savunma ittifakı" haline gelmişseniz, dünyanın dört bir yanında çıkaracağınız dönemsel ya da "için için kaynayan, fokurdayan bölgesel çatışmalar" üzerinden, varlığınızı hatırı sayılır sürelere yayabilirsiniz.
Emperyalistlerin en büyük güç kaynağı da, dünyanın orasında burasında kendilerine bağımlı ve güçlerini pekiştirecek - derinleştirecek işbirliğine gittikleri yerel diktatörlerdir. O diktatörlerle girdikleri "al gülüm ver gülüm" ilişkileri sayesinde de bir tür "kazan kazan" ilişkisi içindedirler.
Ama, hayatın ve dünyanın başka bazı gerçekleri de var. O gerçekler, gücün ve zulmün sınırlarının bulunmasıdır. Diktatörler ve emperyalistler, zaten haksız ve moral açıdan "düşük" bir pozisyonda bulunmalarını bir yana koyarsak, ezdikleri, zulmettikleri ve sömürdükleri milyonlarca, milyarlarca insanın nefreti ve mücadelesinin birikimine, ancak bir yere kadar karşı koyabilirler.
O mücadele rüzgârı ve dalgalarının yıpratamayacağı kaya, dağ, duvar olmadığı gerçeği ile bir noktada yüzleşme durumunda kalacaklardır.
Ben buna "şiraze kayması" diyorum.
Şiraze, bilindiği gibi bir ciltli kitabın sayfalarını/formalarını bir arada tutan o "sırt dikişi" ya da örülmüş şerittir. Yıpranmaya başlaması yani "şirazenin kayması" kaçınılmaz bir dağılmaya neden olur. Dilimizde bu "kayma" durumu, akli melekelerin yitirilmesi anlamında da kullanılır.
Aslında, gücü yani "elindekini muhafaza yeteneğini" kaybedince, bir anda akıl, izan ve mantık sınırlarını da zorlamaya başlar muktedirler. En kaba tabirle ifade etmek gerekirse, "şirazesi kaymış" biçimde halk tabiriyle "deli deli hareketler" yaptıklarına tanık oluruz.
Bu "kayma" hali, aslında can havliyle gidişlerini ve çöküşlerini geciktirmeye çalışma halinin ta kendisidir.
Şu anda dünyanın en büyük emperyalist gücü ABD’nin "peluş kafa başkan" D. Trump’ın şahsında sergilediği davranışlar tam da bu tanıma uymaktadır.
Vahşi Batı’yı anlatan "Western" filmlerde bile ender rastlanacak ve o filmleri izlerken bile "abartılı" bulduğumuz bazı sahneler, 25 yılını geride bıraktığımız 21’nci yüzyılda yaşanıyor olması emperyalizmi iyi tanıyan ve içyüzünü ömrü boyunca dünyaya anlatmaya çalışan bizim gibi sosyalizme inanmış insanları bile şaşırtıcı boyutlara ulaşmıştır.
Haydut "peluş kafa", ordularına özel kuvvetlerine verdiği emirle bir sabah vakti başka bir ülkenin devlet başkanını (tam da mafyanın kullandığı o ünlü tabirle) "evinden, yatağından aldırma" namussuzluğunu hayata geçirmiştir.
Zaten olmayan namusuna daha da büyük bir leke sürmenin, zerre kadar umrunda olmadığını göstermiştir emperyalist haydut.
Zaten göreve ikinci kez seçildiğinden beri "Kanada zaten benim toprağım" ya da "Grönland ‘ı satın bana. Satmazsanız da ben gider çökerim" gibi inanılmaz boyutta mafyatik tavırların da bir "kuru tehditten" ibaret olmadığını göstermektedir.
Her ne kadar Avrupa’nın görece sessiz ve güçsüz ülkelerinden Danimarka’ya destek amacıyla bir grup AB (ve NATO) üyesi seslerini yükseltiyor gibi görünse de, ABD’nin devasa askeri gücüne karşı "vuruşma" riskine girişebileceklerini düşünebilmek mümkün değil gibi görünmektedir. Bu bağlamda NATO bile kendi gücünden "utanır" bir görüntü içindedir.
Bölgesel müttefiklerini farklı "mamalarla" kafalayan ABD, o bölgelerde de yeni (kimi zaman eski sayılabilecek) ve çılgın hedefler için uygun zemin kollamaktadır.
Zaten yakın geçmişte, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da ve pek çok noktada "rejim değiştirme, lider devirme" pratiklerini hayata geçiren peş peşe ABD yöneticileri bunun utanç verici bir yığın örneğini sergilemişlerdir.
Çıkış noktası "utanmazca güç kullanmak" ve demokrasinin çanına ot tıkamak olan diktatörlerin de, onların efendisi emperyalist baronların da ortak noktası budur zaten.
Her şeye kendisi karar vermek, itirazı olanı da "elimine" etmek...
Ama bir yerde "şiraze" kayınca, yani dolayısıyla gücünü de yitirince, zaten olmayan meşruiyet zemini de zayıflayınca, çöküş de kaçınılmaz olacaktır.
Hiç kimse, burada dünya halklarının demokrasi ve bağımsızlık mücadelesini küçümsemeye kalkmasın.
102 yıl önce 21 Ocak 1924’de yitirdiğimiz V. I. Lenin’in tanımlaması ve yenilgiye uğratma yöntemleri konusunda verdiği formüller, hala tazeliğini korumaktadır. Ezilen sınıfların ve ezilen ulusların mücadelesi, emperyalistlerin ve onların kucağındaki diktatörlerin sonunu hızlandırmıştır.
"Şiraze" tam anlamıyla kaymış ve "dökülmektedir..."
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.