Dr. Uğur Kutay

Günün Yazısı


Sosyo-biyolojik tekme

.

Yılın en bunaltıcı filmlerinden olmaya aday bir yapım gösterime girdi: If I Had Legs I’d Kick You/Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim (2025).

Film kötü olduğundan değil, aksine, hem öyküsü hem de bu öyküyü anlatma yöntemi çok güçlü olduğundan bunaltıcı: Kocası uzaklardayken evlerinin tavanı çöken Linda, onarım süresince kalmak için küçük kızıyla birlikte bir motele yerleşir. Küçük kız, bir yeme bozukluğundan dolayı bedenine bağlı bir hortum aracılığıyla beslenmekte, psikoterapist olarak çalışan Linda onu her gün bir sağlık merkezine götürmektedir.Bu sağlık merkezinde bir ‘danışan’ olan Linda, kendi çalıştığı yerde benzer sorunlar yaşayan ‘danışan’lara terapi hizmeti sunmak için uğraşır. Ama iç içe geçen bu düzlemlerin ikisinde de başarısız olur.

∗∗∗

Kamera, filmin ilk karesinden itibaren karakterin sıkışmışlığını hissettirecek bir stratejiyle çalışır: Linda’yı neredeyse son sahnelere kadar hiç genel planda göremeyiz. Kadının dünyadaki konumunu ve etrafıyla fiziksel ilişkisini tanımlamaya engel olan bireysel çekim ölçekleri (göğüs, bel ve baş plan) seyircinin görsel uzayını alabildiğine kısıtlar. Böylece kendimizi hep Linda’yla ve onun duygusal tepkileriyle baş başa bulur, kadının sıkışmışlığını ilk elden deneyimleriz. Film bu yüzden çok güçlü ve bunaltıcı bir etki gösterir.

Linda, eğitimli ve ekonomik özgürlük sahibi bir kadındır. Ama onu, ataerkil mirastan beslenmeyi sürdüren bir aile yapısının merkezinde görürüz: Yuvayı dişi kuşun inşa ettiği bu yapıda kadın, ‘kadınlık’la değil ‘anne/eş’ olmakla tanımlanır ve her şeyden sorumludur. Erkek/baba/koca, son sahnelere dek ortaya çıkmaz ama varlığını hep hissettirir. Anne/eş her başı sıkıştığında -tavan delindiğinde, tamirciler ortadan kaybolduğunda vs.- baba/eşle telefon görüşmesi yapar. Baba/eş,  kendisine hesap verilen, bazen kendisinden yardım dilenilen ama hiçbir işe yaramayan görünmez bir iktidar unsurudur.

Linda’nın kızı, bir yeme bozukluğundan dolayı midesine bağlı bir hortum yardımıyla beslenmektedir. Yani annesine bir tür göbek kordonuyla bağlıdır hâlâ -bir anlamda, gebelik süreci devam etmektedir.

Ama bu göbek kordonunun kimi ya da neyi beslediği, kimin kime hamile olduğu giderek belirsizleşir. Ev ve tavandaki delik ‘dünyaya fırlatılmış olmak’ imgesini beslerken, varoluşsal kaygılar karakterin ve seyircinin üstüne çullanır. Erkeğin ‘etkisiz eleman’ olduğu bu denklemde annenin doğumu kızın özgürleşmesine, kızın doğumu annenin özgürleşmesine bağlıdır.  Varoluşsal kaygıların feminist yorumuna sinemada pek alışık olmadığımız için, bu tür filmler özel bir ilgiyi hak ediyor. Sadece internet ortamında gösterime girdiği için çoğu kimsenin varlığından haberdar olmadığı, benim de geçen hafta tesadüfen izlediğim 2023 tarihli Clock (Saat) bunlardan biri.

Ella 38 yaşında, doktor kocasıyla mutlu bir hayat süren, işinde çok başarılı bir iç mimar. Etrafından sürekli “Ne zaman çocuk yapacaksınız?”, “Ne zaman anne olacaksın?” sorularıyla sıkıştırılır. Ama Ella’nın hiç de öyle bir derdi yoktur.

Filmin tavrının iyice netleştiği anlardan birinde, çocuklu bir kadın hayret ve dehşetle sorar: “Çocuklar olmadan bir insan ne yapar ki?!” Ella’nın çocuk olmadan neler yaptığını görürüz: Yüzer, spor yapar, evin istediği yerinde sevişir, işinde başarıyla ilerler vs. Ne var ki, herkes ‘biyolojik saat’e vurgu yaparak Ella’yı zorlamaktadır: “Gün gelir, sen çocuk istersin ama bu sefer bedenin yeteneğini yitirmiş olur.” Sonunda, kocasının arkadaşı olan bir jinekologun tavsiyesiyle, ‘anne olmayı istemek’ için bir kliniğe yatıp deneysel nitelikte bir hormon tedavisi görmeye başlar. Bu tekinsiz klinikte, ‘doğum yapma korkusu’na (tokofobi) karşı ilaç kullanımının yanı sıra, bedenine kalıcı bir implant yerleştirilir. Ella, anne olma konusunda istek duymaya başlar. Ama bu sırada başka değişiklikler de olur: O güne dek, iç mimarlık ve tasarım dergilerinde hakkında ‘renk otoritesi’ denerek yazılar yayımlanan genç kadın, renkleri ayırt edemez hale gelir. Yani başarıyla sürdürdüğü mesleği elinden kayıp gitmektedir. Sonunda Ella, ataerkil aile kurumunca tasarlanan bir komplonun kurbanı olacaktır.

∗∗∗

İnsan denilen canlı türünün aklı ‘fıtrat’ sınırlarını aşalı çok oldu. Evet, ‘türün devamı’ hâlâ önem taşıyor, üremek için hâlâ dişilik ve erkeklik gerekiyor. Bunların mülkiyetçi sömürü ilişkilerinin yasal devamlılığı yönünde kullanılabilmesi için vazgeçilmez olan aile kurumu da baskınlığını koruyor. Ama beynimiz, bunların artık tartışılabilir konular olduğunu, vazgeçilmez olmadığını gösterecek bir hızla evrimleşti.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

16.02.2026 13:30:00