Resimdeki yazı / evrensel mesaj / anlamlı tespit merhum Ali Şeriati’nindir. Rahmetle anıyorum.
Türün adı sürü… Yığın da diyebilirsiniz. Anadolu’da “efsun” (efsunlanma, efsunlanmış) tabiri vardır. Bu tabir sürü / yığın için de kullanılabilir veya aklını kaybetmişler korosu…
Kısaca hayatta kalmakla ayakta kalma arasında sıkışmış; kaygıları, korkuları ve saplantılarıyla yaşayan bir toplumun adıdır ‘sürü’.
Teşbihte hata olmaz, sürüleşen toplumda “çoban kavalının sesi misali” tek ses vardır. Tür farkı olsa da sese duyarlılıkta adeta fark yoktur. Dahası koyun sayısı çok olunca, kavalı kimin ve nasıl çaldığının da önemi yoktur. Ses yeterlidir!
Tarih boyunca fark ederek insanlığa ışık saçanlar, bu toplumsal yarayı işaret etmiş, haykırmış, sazı ve sözleriyle canlarını feda etme pahasına, ölümsüzlük kozunu oynayarak, isyan ruhunun mimarı olmuşlardır. Hala ışık saçmaya devam etmekteler…
İsyan edenler: Karanlığa Karşı YananlarOrtak paydaları isyan olup insanlığa ışık olmuşlar zamanın içinden bize sesleniyor:
* Dostoyevski’nin “Herkes gibi olmayın, tek başına olma pahasına olsa da sürüden ayrılın.” sözü tarihe kayıttır.
* Carl Gustav Jung’un (İsviçreli psikiyatr. Analitik psikolojinin kurucusudur.) “Düşünmek zor bir sanattır. Bu sebeple çoğunluk sürüyü takip eder.” ha keza.
* Oscar Wilde’in 'İnsanların çoğu kendileri değil, başkalarıdır. Düşünceleri başkalarının düşünceleridir. Yaşamları başkalarını taklittir ve tutkuları ise alıntılardır. Şimdilerde insanlar öz benliklerinden korkuyorlar.' yine…
* Martin Luther King “Beni kötülerin zulmü değil, iyilerin sessizliği korkutuyor. Zaman gelir sessizlik ihanet olur.” diyor.
* Aliya “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey ‘düşmanlarımızın sözleri değil dostlarımızın sessizliği’ olacaktır.” sözüyle beraber, “Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun kölelerdir ve kölelik, bütün sonuçların en kötüsüdür. Büyük olan Allah’a yemin olsun ki asla köle olmayacağız.” sözleri bu anlamda evrensel mühürdür.
* Cemil Meriç ise yığını ‘lanete uğramış’ olarak tanımlar.
* Şu evrensel tespit ise (Şeyh Bedrettin gibi molla fetvalarıyla 1985’te öldürülen) Sudanlı Mahmut Muhammet Taha’nındır: “İnsanın bütün macerası korkudan ibarettir, korkulardan kurtulamazsa yaşayamaz” der. Evet, korku illettir, yapışmaya görsün, kolay kurtulamazsınız! Basirete bağ, vicdana örtü, ayağa pranga, başa bariyerdir. Felç eder insanı.
…Taha devam ediyor: “Aslolan kişiyi korkularının yönetmemesidir. Çünkü korkuları ile yönetilen toplumların idare edenleri zalim, suçlu; idare edilenleri ise sürü, yığın, maraba ruhlu, yukarıdakilerinin beslenme kaynağıdır.” diyor. İşte bu toplum her şeyi olmasına rağmen intihara koşan toplumdur. Yani mezarlık toplumudur.
* Anıt değerlerimizden Halide Edip, Çakırcalı Efe’ye sorar: “Ahaliye neden çok zulmediyorsun?” Çakırcalı; “Tebaayı yönetmek ya ilimle olur ya da zulümle, bende ilim yok.” diye cevap verir. (“Bildiğim budur / İrademin gereği budur” demek istiyor)
Şahsen insanlığa ışık saçan bu evrensel mesajları denize ulaşan suyolları (çay, dere, ırmak, nehir vs.) olarak algılıyorum ve insanlığa armağan eden tüm ölümsüzleri minnet ve şükranla anıyorum. (Deniz Yaratıcının hükmü, insanlığın yaşam kanunlarıdır.)
Üst Akıl ve Düşüncenin Krizi
Bu ışığa muhtaç karanlık çerçevedeki toplumlarda, çoğunluk umumiyetle kendilerini idare edenlerin arkasından gider. Bu bir sosyolojik ve bilimsel tespittir. Tepe ile taban arasında doğrusal orantı vardır! Yani birbirlerine ayna tutarlar. Hatta biz ve bize benzer toplumlarda seçenle- seçilen arasında gizli bir ahlaksızlık sözleşmesi vardır. Aşağıda (seçen) yoksullar, yukarıda (seçilmiş) yok sayanlar. Adına düzenbazların demokrasi oyunu / tiyatral demokrasi ya da ortaçağ nostaljisi denebilir. Dolayısı ile toplumsal şuurun kalitesi tesadüf değildir.
İşte insanlık tarihinde istisnasız (bireysel veya kurumsal) bu noktada üst akıllar devreye girmiş ve “tüm organize olmuş azınlıklar, organize olmamış yığınlara hükmetmişlerdir.
Tolstoy’un “Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de kimse kendinin kötüye gittiğini fark etmez.” sözü artık bu sosyolojik iklimin bireyde cisimleşmiş hastalığının adıdır. Böylece, biri diğerini doğuran bu kısır döngü, insanı da toplumu da aynı hastalığın bütününe dönüştürmüştür.
Ha yetenekli yöneticileriniz olabilir. Teknik donanıma sahip olan ve iyi işleyen idari yapıya da sahip olabilirsiniz. Dahası organize olmuş bilge ve filozoflarınız da olabilir. Ama bütün bunların hepsine birlikte sahip olabilmek tesadüf olmasa gerek!
Bernard Shaw’ın “İnsanların %2’si düşünür, %3’ü düşündüğünü sanır, %95’i ise düşünmektense ölmeyi tercih eder.” tespitinden yola çıkarsak; dünyayı yöneten, modelleyen ve parselleyen %1’in derdine ağlayan %99, ibretle ve hayretle izlemekle meşguldür. Hastalık öylesine yaygındır ki her ölçekte oran aynıdır: %99, %1’in korkularıyla yaşamaktadır; hatta artık kendi korkularıyla bile yaşayamamaktadır. Önce “kraldan çok kralcılar, marabalar, dalkavuklar” bireysel düzeyde ortaya çıkar; ardından kurumsallaşır, sonunda da devlet politikalarını o istikamete sürükler. İşte, bu sürecin sonunda o %1’e alan açılmış olur. Düşünce, tasarı ve niyette (kuvvedeki) projenin özet açılımı budur.
Peki, Bernard Shaw’ın sözünü ettiği insanların müstesna %2’lik kesiminden olan bizim anıt değerimizin ne kadar farkındayız?
Hani, fikrin sahibi olduğu kadar fiilin de hamalı olan o insan… Ne düşündüğünü yalnızca söylemekle kalmayan, aynı zamanda onu gerçekleştirmek için bedel ödeyen kişi. Sadece “ne yapılmalı” demekle yetinmeyen, “ben yaparım” diyerek fikrinin yükünü taşıyan, çilesini çeken, sonucuna katlanan kişi… İşte o kişi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Düşüncesi, fikri ve eylemiyle ömrü cephelerde geçmiş; yedi düvele karşı verdiği mücadeleyle 57 yıllık yaşamına sığdırdığı destanla, kulluktan birey olmaya, sürünerek sürüklenen bir sürüden millet yaratmaya muktedir olmuştur. Toprak parçasını vatanla, milleti ise karakterle buluşturduğu Cumhuriyet’in altyapısına bakın:
Askerî dehasıyla maruf; savaşın da barışın da ustası, aklın ve bilimin “diktatörü” olan evrensel bir entelektüeldir o.
Evet, anıt değerimiz Gazi Paşayı anlamadık, anlayamadık ama anlamadan bolca kutladık ve kutsadık. Sonuçta milleti uğruna kendisini adamış olanı bilmedik. “Bildik” diyenler sadece sandılar… Sandıklarını sattılar. Anladık diyenler ha keza!
Oysa “anlamak için bilmek, anladığını anlatmak için bilmek ve anladığı ile anlattığını hayata geçirmek için bilmek” esastı; üstelik bu bilgelik kodları asırlar önce verilmişti. Tıbbın babası Hipokrat (yaklaşık 2500 yıl önce) “Gerçekte iki şey vardır: Biri bildiğinizi bilmek, diğeri inanmak” diyordu. Felsefenin babası Sokrates (yaklaşık 2400 yıl önce) “Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur.” demişti. Ne var ki akıl, düşünce ve bilimden mahrum kalmak; kendi değerlerimizi tanımamamızla birleşince bilinçsizlik kaçınılmaz hale geldi. Sadece bildiğini zannedenlerin sanıları ve verileriyle yetindik. Böylece geçmişin avuntusuna sığınarak geleceğimizi kararttık. Dahası atamızın mükemmel şoför olduğu kıvancıyla övünürken duvara toslamamız kaçınılmaz oldu. Sonuçta sakat kaldık, sürünüyoruz. Sürünmek, boşuna sürülere kader olmuyormuş demek.
Haber Sitemizde yayımlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Editörlük süreci, yalnızca dil ve biçim düzenlemesiyle sınırlıdır.
Daha Fazla Oku
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.