Günün Yazısı


Susarak Ayakta Kalma Sanatı: 'Gazetecilik'

Susarak Ayakta Kalma Sanatı: 'Gazetecilik'

Dürüst bir gazeteciye verilecek en büyük ceza, kötü insanların yönetiminde çalışmak zorunda bırakılmasıdır.

Çünkü onlar, her gün gerçeği bilip yazamamanın, yanlışı görüp susmanın, halk adına sorulması gereken soruları yutkunarak yutmanın bedelini öder.

Bu ceza ne mahkeme kararı ne de hapis cezasıdır; bu, vicdan için verilmiş en ağır cezadır. Gazeteci için bundan daha ağır ceza, bir yaptırım yoktur.

Gazetecilik zor bir meslek değil. Bilerek ve isteyerek zorlaştırılmış bir meslektir.

Alanı daraltılmış, itibarı aşındırılmış, güvencesi sistemli biçimde yok edilmiştir.

Bu ülkede gazetecilik, gerçeği yazma mesleği olmaktan çıkarılmış; sessiz kalmanın zorunlu olduğu bir hayatta kalma pratiğine dönüştürülmüştür.

Gazeteci artık halk adına hesap soran kişi değil.

Patronunu, reklam vereni ve görünen-görünmeyen birilerini “rahatsız etmeden var olmayı” başaran bir figür olarak yeniden tanımlanmış bir meslektir.

Soru sormak risk, ısrar etmek tehdit, gerçeğin peşine düşmek de meslek intiharı sayılır.

İşten atılan gazetecinin adı anılmaz.
Uğradığı haksızlık haber olmaz.
Kapının önüne konduğu gün, sadece işyerinden değil, meslek hafızasından da silinir.

Çünkü mevcut düzen, gazetecinin sadece susmasını istemez; onu susmaya mecbur bırakır. “Bugün değil, yarın” vaadiyle umut dağıtır; o umudu bir susturma aracına dönüştürür.

Taktik bellidir: Bekle der, sabret der, zamanı gelince der… Ama o zaman hiçbir zaman gelmez. Gelmesi de mümkün değildir.

Dikkat ederseniz bu ülkede bir çok gazeteci yazmadıkları dosyalar, sormadıkları sorular, görmezden geldikleri gerçekler üzerinden terfi eder, korunur, varlıklarını sürdürür. İtibarlı (...) gazeteci olur. Çaktırmadan bir de servet sahibi olur. Bu yükseliş yaptıkları haberlerle değil; yapmadıkları haberlerle ayakta kalır,  zengin ve itibarlı gazeteci olur. 

Gazetecilik, gerçeğin peşinden gitme mesleğidir. Bu gerçeği itibarlı gazeteciler dahil herkes bilir. Bilir ama işine geldiği gibi kullanır.

İşin en acı tarafı: üfürük gibi olan patronun çatısı çürüdüğünde, çalışan gazeteciye düşen görev de değişir: Görmemesi, duymaması, sormaması beklenir.

Haber, gerçeği anlatmak için değil; birilerinin konforunu korumak için yazdırılır. Manşet, kamu yararına değil, patronaj ilişkilerine göre atılır.

İşte o an gazeteci, mesleğini icra eden biri olmaktan çıkar; vicdanıyla işi arasında sıkışmış bir figür haline gelir.

Patron çalıştırdığı dürüst garibim gazeteciden cesaret değil itaat ister. Soru değil sessizlik, araştırma değil talimat bekler. Yanlışı yazmak “sorun”, doğruyu gizlemek “akıl” sayılır.

Bu düzenin içinde gazeteci, kalemini değil, suskunluğunu parlatmaya zorlanır. Ve her suskunluk, mesleğin itibarından bir parça daha koparır.

Bu yüzden en ağır yaptırım, işten atılmak korkusu ile içeride kalıp gerçeğe ihanet etmeye mecbur bırakılmaktır.

Çünkü gazeteci için asıl hapis, demir kapılar ardında değil; önceden hazırlanmış başlıkların, kesilmiş cümlelerin ve yayınlanmayan haberlerin arasında yaşanır.

Bu da, vicdanın ağırlaştırılmış en büyük cezasıdır.

Gazeteciliği ayakta tutan bina, kamera ya da baskı makinesi değildir. Onu ayakta tutan, kötü yönetime rağmen doğruyu yazma cesaretidir. 

O cesaret yoksa, geriye sadece adı gazetecilik olan bir propaganda kalır. Ve bu, hem meslek için hem toplum için ödenen en ağır bedeldir.


Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.

19.12.2025 20:45:00