Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? Bir yanda Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti ve Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP'nin kemikleşmiş "Cumhur" iradesi; diğer yanda Özgür Özel liderliğinde kabuk değiştiren CHP'nin başını çektiği “Millet” ittifakı ya da yeni oluşacak adı.
İki blok arasına sıkışmış, kutuplaşmanın tozundan dumanından genzi yanmış seçmen için bu söylem çölde vaha gibi.
Hal böyle olunca insan sormadan edemiyor: "Neden başka bir seçenek olmasın?"
Ancak gelin, bu romantik rüyadan uyanıp siyasetin buz gibi soğuk gerçeklerine, o meşhur "matematik laboratuvarına" bir göz atalım.
Çünkü mevcut sistemde üçüncü yol dediğiniz şey, sadece bir hayalden ibarettir.
Olsa olsa, gidilebilecek en uzak mesafe 2,5’uncu yolun yolculuğudur.
50+1: Geometrik Bir Hapis
Türkiye’deki mevcut yönetim sisteminde siyaset, bir uzlaşma zemini değil, bir sayı sayma sanatı haline geldi. 50 + 1 formülü, siyasetin kimyasını bozdu.
Bu formül, doğası gereği üçüncüye yer bırakmıyor. Sistem; AK Parti, CHP ve MHP gibi köklü gövdelerin yanında filizlenmeye çalışan her yapıyı, "ya bu taraftasın ya da karşı tarafta" diyerek parmağını sallayıp bir kutba itiyor.
Matematiksel olarak bakalım: Birinci ve ikinci blokların toplam gücü pastanın neredeyse tamamını kaplamışken, üçüncü bir gücün sahneye çıkıp "Ben kendi başıma iktidar olacağım" demesi için sadece oy alması yetmez.
Diğer iki yapıdan devasa kütleler koparması gerekir. Ancak o kütleler koptuğu an, sistem o yeni gücü ya bir tarafın kurtarıcısı ya da diğer tarafın günah keçisi ilan eder. Yani bağımsızlık, sandık kurulana kadar süren bir illüzyondur.
2023'ten Kalan "Yanlama" Dersleri ve Kaçırılan Fırsatlar
Uzağa gitmeye gerek yok, hafızalarımızı tazeleyelim. 2023 seçimlerinde bu "yol" hikayesinin nasıl bittiğini hep birlikte izledik. Ümit Özdağ'ın Zafer Partisi ile yarattığı rüzgarı ve Sinan Oğan'ın "plan" diyerek çıktığı yolda son düzlükte nasıl "yanladığını" gördük. İşte bu sahneler, 2,5'uncu yolun tam tanımıydı.
Aslında 2023’e hazırlık sürecinde bu şans yeni kurulan partilere altın tepside sunulmuştu. Merkeze konumlanmaları, sahici bir alternatif üretmeleri mümkündü. Ama ne yaptılar? Ya lider korkaklığı ya da bir gücün gölgesine girme merakıyla bu büyük şansı ellerinin tersiyle ittiler. Kendi başlarına dik durmak yerine bir yere tutunmayı seçtiler ve sonuçta o yere tutunmadan yol gidemeyecek hale geldiler. En acısı da şu: Sürekli başkasının gölgesinde kaldıkları için kendi gölgeleri hiç oluşmadı. Gölgesi olmayan bir yapının ise güneşli bir gelecekte yeri olmaz.
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Bugün "Üçüncü Yol" iddiasıyla ortaya çıkanların genetik kodlarına baktığımızda karşımıza ne çıkıyor?
Saadet Partisi’nde Mahmut Arıkan, Gelecek Partisi’nde Ahmet Davutoğlu, DEVA Partisi’nde Ali Babacan ve Yeniden Refah Partisi’nde Fatih Erbakan’ın temsil ettiği o "muhafazakar-milli görüş" genetiği...
Dürüst olalım; Milli Görüş kimliği ile ortaklaşmış bir yolun hedefi ancak ve ancak mevcut iktidarın oyları olabilir.
Bu partiler bu referanslarla konuştukları sürece, karşı mahalleden, yani seküler ve sol oylardan "hiç mi hiç" oy alamazlar.
Öte tarafta ise İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ve yeni bir heyecanla sahneye çıkan Anahtar Parti (A Parti) lideri Yavuz Ağıralioğlu gibi isimlerin çizdiği milliyetçi-merkez hat var. İşte paradoks tam burada başlıyor: Eğer bu partiler diğer taraftan da oy almak istiyorlarsa, bu "benzerlerin" bir araya gelmesi zaten eşyanın tabiatına aykırı. Milli Görüş damarı baskın olanla, seküler-merkez milliyetçi damar "Üçüncü Yol" adı altında birleştiği an, her iki taraf da kendi mahallesindeki özgül ağırlığını kaybediyor. Yani diğer taraftan oy almak istiyorlarsa bu partiler bir araya gelmeyecek; bir araya geldiklerinde ise sadece kendi dar çevrelerinde dönüp duracaklar.
Meselenin sadece bu partilerle bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu denklemin bir de BBP'si, HÜDA PAR'ı, DEM Parti'si var da var... Sistemin dayattığı 50+1 mecburiyeti, bu yapıları seçim öncesi "prensip sahibi" gibi gösterse de, aslında hepsi ikinci turun o meşhur ve "çirkin" pazarlığına ortak olmaya hazırlanıyor.
Üçüncü yol iddiasıyla yola çıkanlar, günün sonunda o masada kim daha fazla taviz verirse ona yama olacak bir "0,5"lik payın peşindeler. Kimse kendini kandırmasın; bu ülkede Atatürk'ün mirasına ve ilkelerine sadık milyonların oyu bitmedi, bitmez. Diğer yanda Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında kristalleşmiş bir o kadar daha oy var. Bu iki devasa kütle yerli yerinde dururken, o "üçüncü" olduğunu iddia eden 2,5'uncu yolcuların tek gerçek işlevi, bu iki büyük bloktan birine son anda yama olmaktır. Bağımsızlık sloganları, sandık mürekkebi kuruyana kadardır.
İşte bu yüzden "2,5’uncu yol" diyorum.
Türkiye’de üçüncü bir yol inşa etmek, sadece söylemle olacak iş değildir. Eğer mahallenin sınırlarını aşamıyorsanız, sadece mevcut iktidarın yedeği veya "alternatif muhafazakar ambalajı" olmaktan öteye gidemezsiniz. Üçüncü yol olduğunu iddia eden yapılar, seçim sathı mailine girildiğinde ya bir ittifakın "stepnesi" ya da diğerinin "truva atı" olmakla suçlanır. Sonuçta ortaya çıkan manzara; tam bir alternatif değil, mevcut kutuplardan birine biraz daha yakın duran, rengi griye çalan bir ara istasyon olur.
Bir siyasi hareketi asıl tanımlayan şey, onun meydanlarda attığı sloganlar değildir. O hareketin mutfağında kimin olduğu, genel başkanın kulağına kimin ne fısıldadığıdır. Türkiye'de siyasetin en büyük hastalığı, "yenilik" diyenlerin bile cebinde eski defterlerle gelmesidir.
Üçüncü yol iddiasındaki aktörlere bakın; kadroları kimlerden oluşuyor?
Ya eski sistemin emekli aktörleri ya da sadece belli bir kesime hitap eden dar bir elit zümre.
Halkın içine nüfuz edemeyen, kılcal damarlara ulaşamayan, sadece sosyal medya etkileşimleriyle veya TV programlarındaki süslü cümlelerle ayakta kalan bir yapının "yol" açması mümkün mü?
Bir lider ne kadar parlak olursa olsun, etrafındaki "dar kadro" kadar kapsayıcı olabilir.
Eğer o kadro, toplumun gerçeklerinden kopuksa, sadece kendi mahallesinin yankı odasında yaşıyorsa, o hareketin gideceği yer bellidir. İsimler değişir, logolar yenilenir, partilerin binaları boyanır; ama zihniyet o dar parantezin dışına çıkamaz.
Peki, Nasıl Yapılmalı?
Gerçek Bir "Yol" İçin Reçete
Eleştirmek kolay, peki bu çıkmaz sokaktan nasıl kurtulacağız? Gerçek bir üçüncü yol, bir "yama" olmaktan çıkıp nasıl ana aks haline gelir? Bunun yolu, mevcut partilerin yaptığı gibi "benzerlerin yan yana gelmesinden" değil, zıtların makulde buluşmasından geçer.
Mahalle Sınırlarını Yıkmak: Milli Görüşçü sadece dindara, milliyetçi sadece ülkücüye, solcu sadece sekülere hitap etmeyi bırakmalı. Gerçek bir yol, muhafazakarın adalet kaygısını, sekülerin yaşam tarzı endişesini ve milliyetçinin vatan sevgisini aynı potada eritebilen bir "Türkiye İttifakı" dilidir. Kendi mahallesinden çıkamayanın gideceği yer karşı mahallenin kapı eşiğidir, ötesi değil.
Lider Siyasetinden Kadro Siyasetine: Tek bir adamın karizmasına bel bağlayan hareketler, o liderin ilk yalpalamasında devrilir. Çözüm; ekonomide liyakatli, hukukta tavizsiz, dış politikada akılcı ve toplumun her kesiminden isimlerin olduğu, liderin sadece "sözcü" olduğu bir kolektif akıl inşasıdır.
Gölgeden Çıkma Cesareti: Bir ittifaka yamanmadan önce, rüzgar ne kadar sert eserse essin tek başına durabilme iradesi gösterilmeli. "Barajı aşamazsak ne olur?" korkusuyla birinin gölgesine girenler, o gölgenin içinde eriyip gitmeye mahkumdur. Kendi gölgeni oluşturmak istiyorsan, güneşin tam karşısında, tek başına durmayı göze alacaksın.
Matematiği Değil, Sosyolojiyi Okumak: 50+1’in sayısal tuzağına düşüp "Hangi partiden ne kadar oy alırım da masada yer kaparım?" hesabı yapmak siyaset değil, tüccarlıktır. Çözüm; masadaki koltuk sayısı için değil, tenceresi kaynamayan annenin, geleceği çalınan gencin ve adalete küsen vatandaşın kalbine girmek için yol yürümektir.
Sonuç olarak, siyasetin bu sert coğrafyasında pusulayı "üçüncü yol"a çevirdiğini söyleyenlerin çoğu, aslında rüzgarın estiği yöne göre yelken açanlardır. Kimse kendini kandırmasın; bugünün Türkiye'sinde siyasi matematik, bağımsız ruhları ya yutar ya da dönüştürür.
Büyük laflar, iddialı manifestolar ve "biz çok farklıyız" çıkışları... Hepsi sandığın o ağır yükü altında ezilmeye mahkumdur.
Çünkü mesele ne söylediğin değil, o sözü kimlerle, hangi cesaretle ve hangi genişlikte bir ufukla hayata geçireceğindir.
Siyasetin en eski kuralıdır bu: Bir yere tutunmadan yürüyemeyenler, tutundukları yerin esiri olurlar.
Ve unutmayın;
Dar kadron neyse, sen de o yolun yolcususun.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.