Siyasetin bir kuralı vardır; demiri tavında döveceksin. Tavı kaçmış demire istediğin kadar vur, sadece gürültü çıkarırsın, şekil veremezsin. Saadet Partisi’nin taze Genel Başkanı Mahmut Arıkan çıktı, ağzındaki baklayı çıkardı: "Yeniden Refah, DEVA ve Gelecek Partisi ile ne Millet ne Cumhur; kendi hattımızı, yani Üçüncü Yol ittifakını kuracağız" dedi.
Kulağa hoş geliyor değil mi? "Muhafazakâr camianın parçaları birleşiyor, millete yeni bir seçenek doğuyor" diye ambalajlayınca bir umut gibi çalınıyor insanın kulağına. Ama gel gör ki bu hamle, siyaset saatinin çok gerisinde kalmış bir "telafi" çabasından öteye gitmiyor.
Neden mi?
Gelin, gerçeklerle yüzleşelim.
Bu akıl 2023 seçimlerinden önce devreye girseydi, bu partiler kendi kimliklerini koruyup bir blok oluştursaydı, bugün bambaşka bir Türkiye’yi konuşuyor olurduk.
O dönemde Ali Babacan’ın "özgün kimlik" vurgusu yapıp sonunda CHP listelerine sığınması, Ahmet Davutoğlu’nun o bitmek bilmeyen "stratejik derinlik" analizleriyle teşkilatlarını başkasının amblemi altında eritmesi, aslında bu Üçüncü Yolun temelini o gün dinamitledi.
Kendi teşkilatını "başkasının çatısı altına" bir kez soktuğun an, o kadroların heyecanını mezara gömersin.
Şimdi o ruhu geri çağırmak, ölüye can suyu vermeye benziyor.
Üstelik artık devir değişti. Bir yanda yerel seçimde rüştünü ispatlamış, barajları tek başına zorlayacağını göstermiş bir Yeniden Refah gerçeği var.
Fatih Erbakan, babasından miras kalan o özgüvenle sahanın tozunu yutarken; Babacan’ın teknokrat soğukluğu veya Davutoğlu’nun akademik ısrarı bu yeni denklemde ne kadar karşılık bulacak?
Tabii bu noktada Mahmut Arıkan da boş durmayacaktır. Masaya oturduğunda muhtemelen şunu diyecek: "Benim sapasağlam duran teşkilatlarım, Türkiye’nin dört bir yanında her ay binlerce yeni üye kaydeden bir büyüme ivmem var!"
Haklıdır da; Saadet Partisi son dönemde üye sayısını ciddi şekilde artırdı.
Ama soru şu:
Bu üye sayısı ve teşkilat gücü, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun geçmişten gelen bagajlarını taşımaya yeter mi?
Yoksa o "yeni üyeler", tabelalar birleştiğinde yine o eski "altılı masa" hayaletini görüp geri mi çekilir?
Milletin karnı artık masa başı mühendisliklerine, "kim kaç milletvekili alacak" pazarlıklarına tok.
Altılı Masa’da yaşanan o karmaşayı, Babacan’ın "benim başarılarım" vurgusunu, Davutoğlu’nun her konudaki "en iyi ben bilirim" edasını bu seçmen unutmadı.
Şimdi bu yapı bir araya geldiğinde;
• Fatih Erbakan, "Benim oyum sizin toplamınızdan fazla, patron benim" demeyecek mi?
• Mahmut Arıkan, "Sokaktaki en diri güç benim teşkilatım, söz hakkı benim" diye diretmez mi?
• Ali Babacan, "Ekonominin anahtarı bende, vitrin ben olmalıyım" havasından vazgeçer mi?
• Ahmet Davutoğlu, yine o meşhur "strateji" nutuklarıyla masanın vaktini mi çalacak?
Siyasetin en büyük zehri egodur.
Seçime doğru yaklaşıldığında o "Üçüncü Yol" tabelasının altında yine egolar çarpışacak. "Küçük olsun benim olsun" diyenler, "ben daha kıdemliyim" diyenler birbirine girdiğinde, o yol yine çıkmaz sokağa dönüşecek.
Kısacası; bu tren çoktan garı terk etti.
Yolcular yorgun, vagonlar eski, raylar ise artık güven vermiyor. Mahmut Arıkan’ın bu çıkışı, siyasi tarihimize "keşke vaktinde yapsaydınız" dedirtecek bir pişmanlık belgesi olarak geçecek.
Çünkü siyasette geç kalmak, sadece vakit kaybı değil, aynı zamanda güven kaybıdır.
Millet artık "ittifak" sözünden yoruldu.
Bu dörtlü yapının o samimiyet testini geçmesi için sadece el sıkışması yetmez, geçmişin bütün hırslarını kapı önünde bırakması gerekir.
Ama görünen köy kılavuz istemez; o egolar bırakılamayacak kadar ağır.
Ve görünen o ki, bu "Yeni Yol"un yolcuları, hâlâ navigasyonu eski haritalara göre kurmaya çalışıyorlar.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.