Çok değerli iki Ardahanlı dostlarımla sohbet ediyorum. “Arhan Yaylası, yüksek rakımların serinliğini, yeşilin bin bir tonuyla birleştiren bir doğa tablosudur. İlkbaharın gelişiyle karlar yavaşça erirken, yaylanın geniş çayırları rengârenk çiçeklerle bezenir. Toprağımızın her köşesinde küçük papatyalar, mor lavantalar, çayır çiçekleri ve yüzlerce yerel bitki türü dönüşümlü olarak açar; bu, yalnızca bir güzellik gösterisi değil, aynı zamanda doğanın kendi ritmini yeniden kurduğu bir canlılık sahnesidir.” İfadeleri bende oldukça merak uyandırdı.
Değeri hocamız dedi ki “Maalesef artık insanlar aç yatıp tok uyanmak istiyor” ifadesi, yalnızca ekonomik yoksunluğa değil; emek, zaman ve sabır kavramlarının toplumsal anlam kaybına işaret etmektedir. Söz konusu ifade, modern toplumlarda üretim sürecinin görünmez eşmesiyle birlikte ortaya çıkan zihinsel dönüşümün sembolik bir özeti olarak değerlendirilebilir.
Geleneksel yaşam pratiklerinde kış hazırlıkları, ev içi üretim ve hayvancılık faaliyetleri; yalnızca maddi ihtiyaçların karşılanmasına yönelik değil, aynı zamanda kuşaklar arası kültürel aktarımın temel araçlarıydı.
Eskiden yaşam böyle değildi. Geleneksel hayatta kış gelmeden önce evlerde tatlı bir telaş başlardı. Salça kaynar, tarhana serilir, erişte kesilirdi. Buğday tarladan toplanır, değirmene götürülür, una çevrilirdi. Herkes ekmeğini kendi yapardı. Taş değirmenlerde bulgur çekilir, kışlıklar hazırlanırdı.
Hemen her evde en az iki koyun ya da bir inek bulunurdu. Süt kaynatılır, tereyağı, kaymak ve peynir yapılırdı. Evlerde tavuk beslenir; yumurtasından, etinden faydalanılırdı. Yoğurt mayalamak sadece bir mutfak işi değil; zamanla, emekle ve sabırla kurulan bir bağdı.
Bugün ise bu alışkanlıkların yerini hazır ürünler aldı. Marketten alınan ekmek, paketlenmiş yoğurt, hazır bulgur ve erişte hayatı ilk bakışta kolaylaştırdı. Ancak bu kolaylık, zamanla üretimle kurulan bağı zayıflattı. Başlangıçta bu ürünleri üretenler yine köylünün, yaylacının kendisiydi. Sütünü yoğurt yapan, peynire çeviren üretici; komşusuna, pazara ya da şehre satmaya başladı. Bu durum ilk aşamada bir kazanç ve girişimcilik örneği gibi görüldü.
Ne var ki süreç burada durmadı. Üretici, sattığı ürünü zamanla kendisi de satın almaya başladı. Bir süre sonra yoğurdu mayalamak yerine almak, peyniri yapmak yerine hazırını tercih etmek sıradanlaştı. Böylece üretim bilgisi yavaş yavaş geri plana itildi; emek gerektiren işler zahmet olarak görülmeye başlandı. Üreten insan, farkına varmadan kendi ürettiğinin tüketicisine dönüştü. Hazır ürünlere erişimin kolaylaşması, bireyleri üretim faaliyetlerinden bilinçli ya da bilinçsiz biçimde uzaklaştırarak kolaycılığa yöneltmiştir.
Bu dönüşüm yalnızca bireysel bir tercih değil, bir alışkanlık meselesidir. Hannah Arendt’in de işaret ettiği gibi, insan emekle kurduğu bağı kaybettiğinde, yaptığı işin anlamı da silikleşir. Üretmek zaman ister, sabır ister; tüketmek ise anlık tatmin sunar. Zamanla bu anlık tatmin, emeğin yerini alır.
İşte asıl kırılma noktası buradadır. Sorun üretimin tamamen ortadan kalkması değil; üretmek için harekete geçme iradesinin zayıflamasıdır. Hazır olana kolay ulaşmak, insanı yormayan yolu seçmeye alıştırmış; kolaycılığı günlük hayatın doğal bir parçası hâline getirmiştir. Böylece sermaye, bilgi ve emek üreten birey; yavaş yavaş sadece tüketen bir konuma sürüklenmiştir. Başlangıçta amaç, zahmete girmeden tok kalmaktır. Ancak üretimden kopan insan, zamanla gelir elde edemez hâle gelir. Üretmeyen, sattığı bir şey olmayan birey; sadece harcayan, satın alan ve tüketen bir yaşamın içine sıkışır.
İşte burada büyük bir çelişki ortaya çıkar. İnsan “aç yatıp tok kalkmak” isterken, tüketici hâline geldikçe para kazanamaz duruma düşer. Tok kalma arzusu, üretimden uzaklaştıkça yoksulluğu da beraberinde getirir. Üretmeden tüketmek kısa vadede rahatlık sağlasa da, uzun vadede insanı daha kırılgan, daha bağımlı ve daha yoksul bir noktaya taşır.
Bu kopuşun en çarpıcı örneklerinden biri hayvancılıktır. Bir dönem neredeyse her hanenin bir iki hayvanı varken, bugün hayvancılık büyük ölçüde terk edilmiştir. Oysa hayvancılık sadece et üretmek değil; aynı zamanda geçim sağlamak, emeği gelire dönüştürmek demekti. Sütünden yoğurt ve peynir yapılır, fazlası satılır; et hem evin ihtiyacını karşılar hem de pazara güç verirdi.
Hayvan bakmak zahmet sayıldıkça, bu alan da yavaş yavaş yok oldu. Bunun sonucu olarak ülke, kendi ürettiği etle yetinen bir yapıdan uzaklaşıp dışa bağımlı bir noktaya sürüklendi. Üretimden vazgeçmenin bedeli yalnızca bireysel değil; toplumsal ve ekonomik bir kayıp olarak karşımıza çıktı. Üretmeden tüketmek kısa vadede rahatlık sağlasa da, uzun vadede insanı daha kırılgan, daha bağımlı ve daha yoksul bir noktaya taşır.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.