Bazen yalnızlık iyi gelir…
İnsanı özgürleştirir, hafifletir, hatta ruhu kendi derinliklerinde dolaştırır. Kimseye hesap vermezsin, kimse sesini bastırmaz. Kendi suskunluğunu duyarsın; içindeki küçük fırtınalar nihayet bir dile gelir.
Ama aynı yalnızlık bir gün gelir, insanın kalbini içten içe kemirmeye başlar.
Kapı açıldığında “kimse yok” hissi, bazen özgürlükten çok bir boşluk gibi çöker.
İşte o an insan kendi kendine sorar:
“Ben özgür müyüm, yoksa sadece tek başıma mıyım?”
Felsefenin devleri bile bu soruya kesin bir cevap veremedi.
Sartre’a göre asıl cehennem, kimsenin olmadığı o uzun koridordur.
Nietzsche, “Yalnızlığı sevmek bir yara taşımaktır” der.
Camus ise insanın ne tam yalnız ne tam kalabalıkla yaşayabileceğini söyler; hayat, ikisinin arasında gidip gelme sanatıdır ona göre.
Gerçek şu ki, insan hem çembere hem nefese ihtiyaç duyar:
Evde birinin varlığı bazen sıkıcı gelir, çünkü ruhun o gün kendi içine kapanmak ister.
Ama aynı kişi bir başka gün o sessizliğin ağırlığıyla ezilir ve bir ses, bir dokunuş arar.
Bu çelişki bir zayıflık değil; insan olmanın en doğal hâlidir.
Psikoloji de bunu doğrular:
İnsan bağ kurmak için yaratılmıştır,
ama bağımlı olmak için değil.
Yakınlık isteriz ama nefes mesafesi de isteriz.
Biri yanımızda olsun, ama bizi kapatmasın; bizi sevsin ama özgürlüğümüzü tüketmesin.
Belki de insanın aradığı şey tam olarak budur:
Yalnızlığın özgürlüğünü, sevginin sıcaklığıyla dengelemek.
Kendi iç dünyasını korurken, dışarıda bir sesin, bir dostun, bir varlığın yumuşak gölgesine de sahip olmak…
Belki bu yüzden yalnızlık bazen bir sığınak, bazen bir ağırlık…
Özgürlük bazen bir nefes, bazen de bir sessizlik kuyusu gibi gelir.
İkisini aynı anda istemek kararsızlık değildir; ruhun çok eski bir gerilimidir.
Ve belki de insanın en büyük bilgelik sınavı şudur:
Ne tamamen uzak durmak, ne de tamamen teslim olmak…
Hayat, yalnızlıkla yakınlık arasındaki ince çizgide yürümeyi öğrenmektir.
Yalnızlık bazen insanın kendi içine açılan kapısıdır; özgürlük ise o kapıdan dışarı adım atma cesareti. İkisi birbirinin zıttı değil, insan ruhunun iki yarısıdır. Biri içimizi duyurur, diğeri dünyayı… İnsan yaşam boyu bu iki çağrı arasında gidip gelir; ne yalnızlıktan vazgeçebilir ne de bir sesin sıcaklığından.
Belki de hayatın gerçek bilgeliği, yalnızlığı ceza olarak değil bir nefes, kalabalığı da yük olarak değil bir denge sayabilmektir. Çünkü insan ne tamamen kendine ait olabilir ne de tamamen bir başkasına… Yaşamak; özgürlüğün ferahlığıyla, sevginin ağırlığı arasında ince bir çizgide yürümeyi öğrenmektir.
Haber sitemiz de yayımlanan Köşe Yazıları ve Yorumların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Gazete Gündem yazıların sorumluluğunu almaz.