Gerçek adalet, insanın önce kendi nefsiyle hesaplaşmasıdır. Çünkü herkes kendi hikâyesinin başrolünde haklı görünür; ama vicdan, perde arkasında gerçeğin sessiz hâkimidir. Adalet, öfkenin dumanı dağılınca geriye kalan berrak bakıştır. Bir insanın, kendi çıkarı uğruna başkasının hakkını çiğnememek için kendi içindeki fırtınayı susturabilmesidir.
Adalet, yalnızca mahkeme kapılarında aranmaz; bir sözde, bir susuşta, bir tercihte bile kendini belli eder. Bazen bir haksızlığı düzeltmek cesaret ister, bazen de “Ben haksız olabilirim” diyebilmek, en büyük doğruluğun kapısını aralar. Çünkü adalet, sadece haklılığı ilan etmek değil; hakkın hatırını, kendi hatırından üstün tutabilmektir.
Adalet, insan kendi içindeki karanlıkla yüzleştiğinde anlam kazanır. Çünkü herkes başkasının yanlışını görür, ama kendi içindeki gölgeyi görmek cesaret ister. Vicdanın sesi, kalabalıklar arasında hiçbir zaman kaybolmaz, aksine kalabalık arttıkça daha yüksek fısıldar. İnsan çoğu zaman bu sesi hep susturmaya çalışır, çünkü hakikati duymak yük bindirir. Oysa adalet, o yükün altına girebilmektir.
Bir babanın evladına bıraktığı miras, çoğu zaman para, toprak ya da makam değildir, haksızlık karşısında eğilmeyen bir duruştur. Bir annenin öğüdü, 'Oğlum kimseye zulmetme' diye başlar. Çünkü anne yüreği bilir ki zulüm, bir gün kendine geri döner. Toplumun gerçek mimarları olan kadınlar, evin duvarlarını değil, insanın içindeki adalet duygusunu örer.
Bu topraklarda adalet, mahkeme tutanaklarında değil, bir çobanın ekmeğini paylaşmasında, bir komşunun kapıyı çalmasında, bir askerin vatan nöbetinde kendini gösterir. Ve nihayet… Adalet, insanın kalbinde başlar. Orada yeşerir, orada kurur. İnsan kalbini eğri tutarsa elbette sözü ve adımı eğri olur. Ama kalbini doğrultmayı başaran biri, karanlığın ortasında bile ışık olur. Adalet, işte o ışığın yoludur.