Raşit Yetim

Tarih: 11.02.2026 17:25

Bize Öğretilen Laiklik: Bir İlke Değil, Bir İdeoloji

Facebook Twitter Linked-in

Bizlere yıllarca şu cümle ezberletildi: “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına laiklik denir.”

Masum ve tarafsız gibi duran bu tanım, gerçekte bilinçaltımıza bambaşka bir mesaj yerleştirdi:

Din kamusal alandan dışlanmalıdır. İnanç, devletin gözünde potansiyel bir tehdit olarak görülmelidir. Müslümanlık ise kontrol altında tutulması gereken bir kimliktir.

Laiklik bize bir özgürlük ilkesi olarak değil, İslam’a karşı konumlanan bir ideolojik sopa olarak öğretildi. 

Şeriata karşı duruş, dindarlığa mesafe, hatta zamanla açık bir Müslüman karşıtlığı…  Bu kavramın içine ne varsa dolduruldu. Ve sonuçta laiklik, bir hukuk ilkesinden çok bir kimlik savaşının adı hâline getirildi.

Yıllarca aynı ezber üzerinden yürüdük: Ya Müslümansın ya laik. İkisi aynı bedende yaşayamaz. Ya inançlı olacaksın ya modern. Ya camidesin ya devlette.

Bu sahte ikilik, topluma bir kader gibi sunuldu. Sanki Müslüman olmak, otomatik olarak devlet düşmanı olmak demekti. Sanki laik olmak, otomatik olarak dine düşman olmak demekti. Oysa bu ayrım ne doğal ne de zorunluydu. Ama bize zorunluymuş gibi öğretildi.

Ve en tehlikelisi şu oldu: Bu anlatı sorgulanmadı. Çünkü sorgulayanlar ya “irticacı” ilan edildi ya da “çağdışı” damgası yedi. Böylece laiklik, tartışılması mümkün olmayan kutsal bir dogmaya dönüştürüldü. Eleştirilemeyen, dokunulamayan, sorgulanamayan bir ideolojiye…

Bize hiçbir zaman şu sorular sorulmadı: Laiklik gerçekten dine karşı mıdır? Müslüman bir toplumda laiklik, inancı bastırmadan uygulanabilir mi?

Devletin tarafsızlığı, neden sadece dindarın tarafsızlaştırılması olarak anlaşıldı? Neden laiklik, her zaman dindar olanın alanını daraltan bir araç olarak işletildi?

Bu sorular bilinçli olarak sorulmadı. Çünkü cevapları, kurulan düzeni rahatsız ederdi.

Bize veriler sunulmadı. Başka ülkelerde laikliğin nasıl uygulandığı anlatılmadı. 

Müslüman çoğunluklu toplumlarda farklı laiklik modelleri neden konuşulmadı? Çünkü amaç öğretmek değil, şekillendirmekti. Amaç bilinçlendirmek değil, biçimlendirmekti.

Sonuçta ne oldu? Toplum ikiye bölündü. İnanç, kamusal alandan sürgün edildi. 

Dindar insan, devletin gözünde potansiyel suçlu muamelesi gördü. Başörtüsü bir güvenlik meselesi hâline getirildi. Namaz, sakal, cemaat, dini kimlik; hepsi “tehdit” kategorisine sokuldu. Laiklik, özgürlüğün kalkanı değil, yasakların gerekçesi oldu.

Oysa laikliğin gerçek anlamı bu değildi. Laiklik, devletin dine düşmanlığı değil, devletin dine taraf olmamasıdır. Laiklik, inancı bastırmak değil, inancı güvence altına almaktır. Ama bize bu hiç öğretilmedi. Çünkü bu öğretilseydi, yıllarca süren baskının, yasakların, dışlamanın meşruiyeti çökerdi.

Bugün hâlâ aynı argümanla konuşanlar var: “Ya Müslümansın ya laik.”
Bu cümle, sadece bir yanlış değil; toplumu zehirleyen bir ideolojik mirastır. Bu cümle, milyonlarca insanı yıllarca kendi devletinde misafir gibi hissettiren bir zihniyetin özetidir.

Sevgili dostlar: şunu açıkça ifade etmenin zamanı geldi: Sorun laiklik değil. Sorun bize öğretilen laikliktir.
Sorun, laikliğin bir hukuk ilkesi olmaktan çıkarılıp, inançla savaşan bir ideolojiye dönüştürülmesidir.

Belki de bugün asıl yüzleşmemiz gereken soru şudur: Biz gerçekten laik bir toplum mu inşa ettik, yoksa sadece dindarlığı cezalandıran bir düzeni mi laiklik diye pazarladık?

Ve eğer samimi olmamı, samimiyetler cevap vermemi istiyorsanız: Biz laikliği yaşamadık. Biz laikliği dayattık.

Hepsi bu…

Ve bu gün bunun acısını çekiyoruz.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —