Yeni bir yılın eşiğine bir kez daha geldik. Takvim yaprakları değişirken, aslında biz de değişiyoruz. Yaş alıyoruz… Belki biraz yorgun, biraz kırgın, biraz da “hayat bu işte” diyoruz. Ama tüm bunlara rağmen içimizde hâlâ sönmeyen bir kıvılcım var: umut.
“C’est la vie” derken çoğu zaman hayata teslim olduğumuzu düşünürüz. Oysa bu söz, kabullenişin en zarif hâlidir.
“Hayat böyle…”
Evet, böyle. Ama aynı zamanda hayat, her sabah yeniden kurulabilen bir mucizedir.
Yeni yıl, bize işte bu mucizeyi hatırlatır.
Bir kapının kapanması, yenisinin açılacağına dair fısıltıdır.
Bir gönül kırıklığı, daha güçlü bir benliğe dönüşür.
Bir yalnızlık, kendi iç sesimizi duymamız için verilmiş bir hediyedir.
İnsan yaş aldıkça bir şeyi daha iyi anlıyor:
Mutluluk hep büyük gökyüzlerinde değil; bazen küçük anların içine saklanıyor.
Bir kahvenin kokusunda, pencereye vuran yağmurda, bir dostun sesinde, sabahın ilk ışığında…
Ve en güzeli de şu:
İnsan ne kadar yaş alırsa alsın, umut da onunla yaş alıyor. Belki eskisi kadar coşkulu değil ama çok daha olgun, çok daha derin, çok daha gerçek bir umut bu.
Yeni yıla girerken kendimize küçük bir söz verebiliriz:
Hayata küsmek yerine barışacağız.
Korkularımızı değil, cesaretimizi büyüteceğiz.
Kalbimizi incitenleri değil, iyileştirenleri hatırlayacağız.
Her şeye rağmen gülümsemenin bir lütuf olduğunu unutmayacağız.
Çünkü “C’est la vie” sadece bir kabullenme değildir;
Hayatı tüm eksikleriyle kucaklama cesaretidir.
Ve belki de yeni yılın en büyük armağanı şudur:
Hiçbir şey bitmiş değil…
Ne sevme ihtimali, ne yeniden başlamanın gücü, ne de kalbin sessizce fısıldadığı o küçük umutlar.
Yeni yıl;
içimizi hafifleten, yüklerimizi azaltan, bizi kendimize biraz daha yaklaştıran bir yolculuk olsun.
C’est la vie…
Ve hayat, her şeye rağmen hâlâ çok güzel.