'Ceza görmemiş ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.'
'Ceza görmemiş ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.' Marquis De Sade
Tarihin, toplumun, hatta insan zihninin özeti gibi bir cümle bu.
Bir insan, yasa dışı bir eylemde bulunur ve bunun bedelini ödemezse, beyninde bir şey değişir.
O an, suç bir tehlike olmaktan çıkar, alışkanlığa dönüşür.
Korkunun yerini cesaret alır; yanlışın yerini meşrulaşma.
Artık o kişi, sadece bir hata yapmış biri değil, yasa tanımaz bir sistemin yetiştirdiği üründür.
Toplum olarak biz de bu sessiz meşrulaştırmanın içindeyiz.
Bir suç cezalandırılmadığında, o sadece faili değil, hepimizi dönüştürür.
Çünkü her cezasızlık, görünmeyen bir mesaj verir:
“Bu yapılabilir. Bu kadar da önemli değil.”
Ve işte o anda, adalet susarken şiddet konuşmaya başlar.
Kadın cinayetleri bunun en acı örneği.
Her gün bir kadın öldürülüyor — kimi evinde, kimi sokakta, kimi çocuğunun gözleri önünde.
Sonra fail yakalanıyor, kameralar flaşlarla doluyor, toplumsal öfke birkaç gün sürüyor…
Ve ardından o bildik sessizlik.
“İyi hal indirimi”, “haksız tahrik”, “pişmanım” kelimeleriyle suç, yeniden aklanıyor.
Kadın ölüyor, ama asıl suç; ceza görmeden yaşamaya devam ediyor.
Bu ülkede bazı suçlar, adeta “alıştırma” gibi başlıyor.
İlk tokat, ilk tehdit, ilk hakaret — eğer ceza görmüyorsa, sonraki adım zaten hazır demektir.
Fail, artık sadece kadına değil, adalete de el kaldırmıştır.
Ve ne yazık ki çoğu zaman, adalet buna sessiz kalır.
O sessizlik ise bir suçun en büyük ortağıdır.
Ceza görmemiş ilk suç, sadece bir olay değil, bir eşiğin aşılmasıdır.
Devletin otoritesi, yasaların gücü ve toplumun vicdanı tam da o eşikte ölçülür.
Cezasız kalan her suç, yeni bir suçun doğumudur.
Bugün öldürülen kadınlar, dün ceza almayan erkeklerin eseridir.
Bir toplumun çöküşü, suç oranlarının artmasıyla değil,
suçun olağanlaşmasıyla başlar.
O yüzden mesele sadece katili bulmak değil;
adaleti cesur kılmak, hukuku tarafsızlaştırmak ve vicdanı diriltmektir.
Unutmayalım:
Ceza görmemiş ilk suç, sadece bir kişinin cesaretini değil,
bir toplumun çürümeye ne kadar alıştığını da gösterir.