Bir toplumun nabzı, çoğu zaman en güçlülerin attığı yerlerde değil; en kırılganların sessizliğinde atar. Bu yüzden bugün ülkenin gündemine düşen “emekliye yok, üst düzey yöneticilere 30 bin TL seyyanen zam” gerçeği yalnızca bir ekonomik karar değil, aynı zamanda derin bir toplumsal yara izidir.
Yıllarını bu ülkeye vermiş, alın teriyle gecesini gündüzüne katmış milyonlarca emeklinin maaşı, hayatın gerçekleri karşısında çoktan erimiş durumda. Fakat onlar hâlâ dimdik durmaya çalışıyor. Çünkü emekli olmak, sadece bir statü değil; ömrün biriktirdiği onurun, emeğin ve sabrın adıdır.
Ne var ki bugün ülkenin dört bir yanında aynı cümle yankılanıyor.
“Bize yokmuş.”
Seyyanen zam kararları toplumda her zaman tartışılmıştır. Fakat bu kez durum başka. Çünkü ortadaki fark sadece ekonomik değil; tercihlerin kime ve neye göre yapıldığına dair büyük bir soru işareti.
Emekliye “kaynak yok” denirken, yüksek mevkideki yöneticilere tek kalemde verilen 30 bin TL’lik artış, devletin öncelik sıralamasının kimleri kapsayıp kimleri dışarda bıraktığını acı bir netlikle gösteriyor.
Sorulması gereken soru basit. Bir ülkede emeklinin sofrası küçülürken, makam odaları neden büyüyor?
Bugün bir emekli pazara çıkacağı zaman, önce cüzdanını değil; kara kara “bugün neyi alamam?” diye düşünüyor. Eczaneye girdiğinde ilaçların bir kısmını almak için bile yanındaki parayı hesaplıyor.
Ev kiraları, doğalgaz faturaları, temel gıda ürünleri. Her biri artık birer sınav.
Ve bu sınavı veren insanlar, bu ülkenin en üretken dönemlerinde hiçbir sınavdan kaçmamış olanlar.
Torununa bir çikolata alamamanın utancını bilen bir kuşağın karşısına “kaynak yok” bahanesiyle çıkmak, sadece ekonomik değil, insani bir mesele.
Adalet, Maaş Farkı Değil; Öncelik Meselesi. Aslında
tartışmanın özünde paradan çok daha fazlası var.
Konunun kalbinde adalet duygusu yatıyor.
Toplumlar zenginleşir, fakirleşir; ama adalet duygusu çöktüğünde hiçbir kalkınma hikâyesi ayakta kalmaz. Çünkü adalet, bir ülkenin görülmeyen altyapısıdır. Yol, köprü, bina kadar önemlidir; hatta onlardan daha fazla. Çökünce yerine yenisini koymak da çok daha zordur.
Bugün verilen zam, toplumun vicdanında şu soruyu uyandırdı: “Biz kimiz, ne kadarız ve neden bu kadar değersiz görüldük?”
Sessizliğin en tehlikeli yanı, yanlış anlaşılmasıdır.
“Emekli zaten ses çıkarmaz,” deniyor belki bir yerlerde. Oysa bu sessizlik bir rıza değil; kırgınlığın, yorgunluğun ve hayal kırıklığının sessizliğidir.
İnsanlar artık alıştıkları hayatı sürdüremiyor, ama yine de incinmemek için susuyor. Çünkü onlar bu ülkeyi seviyor; iyi gününü görmeden kötüsünden kaçmıyorlar.
Fakat şunu unutanlar var:
Bu ülkenin en sessiz kesimi aynı zamanda en kalabalık olanıdır. Sessizlikleri, seslerinden daha gür bir uyarıdır.
Bir Ülke Nasıl Ayakta Kalır?
Bir devletin itibarı, yüksek maaşlı yöneticilerle değil; onuru korunmuş vatandaşlarla ölçülür. Bugün ülkenin dört bir yanında onuru incinen milyonlar var. Bu yüzden mesele rakamlarla değil, toplumun vicdanında çözülmeli.
Soru hâlâ aynı yerde duruyor.
“Üst düzey yöneticilere 30 bin TL seyyanen zam gerçekten zorunlu muydu, yoksa bir tercih miydi?”
Cevabı aslında hepimiz biliyoruz. Bir ülkenin geleceği, yöneticilerin konforunda değil; emeklilerin yüzündeki tebessümde gizlidir. Eğer o tebessüm sönerse, hiçbir zam, hiçbir makam, hiçbir karar ülkeyi feraha çıkaramaz.
Bu yazım bir öfkenin değil; bir uyarının, bir vicdan çağrısının satırlarıdır. Çünkü bazen toplumun en büyük isyanı, en sessiz cümlesinde saklıdır.
Bu da böyle biline…