Eskiden un, uzak köylerin değirmenlerinde öğütülür; su, dağların dilinden akardı. Söz, insanın terazisinde tartılır, namus, bir erkeğin kefeniydi. Komşuluk kapı tokmağında değil, gönül eşiğinde başlardı. Çocuklar toprağa basardı, çamur dizlere kadar çıkar, ama gülüşler daha yukarıdan vururdu. Toprak hem oyun alanıydı hem de geleceğin ekmeğiydi. Çocukların eli telefon değil, sapan tutardı, hedefi kuş değil, gökyüzüydü.
Köylerin sessizliğinde duman tüterdi; tencerenin kaynaması bile bereket sayılırdı. Bir tas ayran, bir parça tandır ekmeğiyle hem doyardın, hem insana benzerdin. Misafirlik randevuyla değil, dualarla olurdu, içeriye girenin oturacağı yer değil, ağırlanacağı gönül önemliydi. Sonra zaman değişti. Beton, toprağın üzerine kapandı, ruhun üzeri de betonla örtüldü. İnsanın emeği makinaya yenildi, insanın vicdanı ise sisteme. Söz kıymetini kaybetti; çünkü dil çoğaldı, ama yürek azaldı.
Artık her şey gerçek görünümlü, insan ise yapay.
Ekmek satırlarla uzuyor, ama bereket kısalıyor; su şişelere giriyor, ama serinliğini kaybediyor.
Misafirliğin yerini “müsait misin?” mesajları aldı, komşuluk, site yönetiminin ilan panosuna sığdırıldı.
“Eskiden her şey doğaldı” dediğimizde, mesele sadece suyun tadı, ekmeğin kokusu değildi. Doğallık, insanın duruşundaydı. Bir söz verildi mi tutulur, bir yemin edildi mi bozulmazdı.
Dadaş dediğin gerekirse aç gezerdi ama eğilmezdi, çünkü eğilmekle doymak arasında bir fark vardı.
Biri insanı yaşatır, diğeri insanı öldürürdü. Bir şehir düşün, bayrağına sahip, dağlarına sadık, insanına vefa dolu. Erzurum öyleydi işte. Kar sertti, soğuk keserdi, ama yürek sıcaktı, haysiyet yakıcıydı. Kızın sözü, erkeğin sözü, hakikatin sözü vardı. Şimdi söz çok, hakikat az. Şimdi soruyorlar: “Neden eskiye özlem bu kadar büyük?” Çünkü insan, kaybettiği şeye değil; sahip olduğunu sandığı ama aslında bırakmak zorunda kaldığı şeye özlem duyar.
Biz doğallığı değil, insanlığımızı kaybettik. İnsanlık en zor bulunan, en geç fark edilen, ama en erken unutulan oldu.