Dünya 2026 yılına girerken herkesin aklında benzer bir temenni vardı:
“Biraz sakinlik olsun, biraz nefes alalım.”
Ama yıl daha üçüncü günündeyken Venezuela’dan gelen haber, bu temennilerin pek de karşılık bulmayacağını gösterdi. ABD, egemen bir ülkenin devlet başkanını askerî bir operasyonla alıp kendi ülkesine götürdü ve “yargılayacağız” dedi.
İlk bakışta bu, sert bir polisiye operasyon gibi sunulabilir. Hatta bazıları için “gecikmiş adalet” başlığı da atılabilir. Ama meseleye biraz genişten bakıldığında, ortada çok daha büyük bir sorun olduğu görülüyor. Bu olay sadece Venezuela’yı ilgilendirmiyor. Asıl mesele, dünyada kuralın mı, gücün mü geçerli olduğu sorusu.
Hukuk Geri Çekilirse
Uluslararası düzen, mahalledeki yazısız kurallar gibidir. Kimsenin kapısı durduk yere kırılmaz, kimse kendi adaletini kendi sağlamaz. Hukuk bu kuralların yazılı hâlidir. Adalet ise o kuralların herkese eşit uygulanmasıdır.
Ama biri çıkar, “Ben seni tanımıyorum” diyerek kapıyı kırarsa, defter kapanır. O andan sonra konuşan hukuk değil, güç olur. Bugün Venezuela’da yaşanan tam olarak budur. Bir ülkenin başka bir ülkenin liderini alıp götürmesi, hukukla açıklanamaz. Bu, kabadayılıktır.
Mahallede de böyledir:
Kural varsa herkes biraz güvendedir.
Kural yoksa güçlü olan bağırır, diğerleri susar.
Dünya siyaseti bugün bu noktaya doğru sert bir şekilde ilerliyor.
Aslında bugün yaşananların özeti, tek bir cümlede saklı:
“Benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok.
Beni sadece kendi ahlakım ve aklım durdurabilir.”
Bu cümle yüksek sesle söylenmiş olmayabilir. Ama yapılanlar, dünyaya tam olarak bunu söylüyor.
Hukukun yerine kişisel ahlakı, kuralların yerine tek taraflı aklı koyduğunuzda ortaya çıkan şey düzen değil, keyfiliktir. Çünkü ahlak kişiden kişiye değişir, akıl ise gücü elinde tutanın aklıdır.
Uluslararası hukuk tam da bu yüzden vardır:
Birinin ahlakına, diğerinin vicdanına kalmasın diye.
“Ben böyle uygun gördüm” diyenin önüne set çekmek için.
Bu set yıkıldığında geriye sadece şu kalır:
Kim daha güçlü, kim daha pervasız?
Adalet mi, Gösteri mi?
“Elbette Venezuela’da sorunlar vardı” diyenler olacaktır. Doğru. Ama adalet, “beğenmediğimi alırım” mantığıyla işlemez. Gece yarısı yapılan baskınlar adalet değildir; gösteridir. “Bakın, gücüm yetiyor” demenin küresel hâlidir.
Bunlar yoksa yapılan şey adalet değil, ibretlik bir güç gösterisi olur. Ve bu gösteri sadece hedef alınan ülkeye değil, herkese mesaj verir.
Asıl Tehlike: Üç Beş Özenti
Mahallede asıl sorun kabadayı değildir. Asıl sorun, onun arkasında saf tutan üç beş özentidir. Kabadayı birdir; ama özentiler çoğalınca mahalle yaşanmaz hâle gelir.
Bugün dünyada olan da buna benziyor. Bir güç kapıyı kırınca, başkaları da “Ben de yapabilirim” demeye başlıyor.
Biri Latin Amerika’da,
biri Doğu Avrupa’da,
biri Asya-Pasifik’te…
Herkes kendi sokağında kural denemeleri yapıyor.
Haritalar değişmiyor belki ama egemenliğin içi boşalıyor. Bayraklar yerinde duruyor; kurallar ise yavaş yavaş geri çekiliyor.
“Venezuela uzak, bize ne?” demek kolaydır. Ama mesele mesafe değil, emsal meselesidir. Bugün bir lider bu şekilde alınabiliyorsa, yarın başka gerekçelerle başka kapılar da çalınabilir.
Türkiye bu tabloda ne kabadayılık peşinde ne de sessiz bir seyirci. Türkiye, gücü olan ama o gücü ölçüsüzce kullanmamaya çalışan bir ülke. Ne en önde bağırıyor ne de başını öne eğiyor.
Kurallı bir dünya Türkiye’nin işine yarar.
Kuralsız bir dünya ise herkes için tehlikelidir.
Bu yüzden Türkiye’nin ihtiyacı olan şey sertlik değil, denge. Gücü gerektiğinde göstermek; ama gücü kuralın yerine koymamak. Hukuku savunmak; ama hukuku slogana çevirmemek. Adaleti talep etmek; ama adaleti seçici hâle getirmemek.
Büyük Kurumlar Ne Kadar Ağırlık Koyabiliyor?
Bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
NATO, Avrupa Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü… Bunca yapı, bunca zirve, bunca metin ne kadar caydırıcı?
Bugün bu kurumlar varlıklarını sürdürüyor. Ama kriz anlarında çoğu zaman olay bittikten sonra konuşan yapılara dönüşüyorlar.
Tabelalar yerinde duruyor; ama ağırlık eskisi kadar hissedilmiyor.
Bu, tamamen anlamsız oldukları anlamına gelmez. Ama tek başlarına düzen kurmaya da yetmedikleri açık.
NATO mu, Şanghay mı? Yanlış Soru
Venezuela’dan sonra yeniden alevlenen tartışma şu: “NATO mu, Şanghay mı?”
Türkiye açısından bu soru baştan eksik. Çünkü Türkiye bir kapıyı kapatıp diğerine koşacak bir ülke değil.
Türkiye’nin meselesi taraf seçmek değil, denge kurmak. NATO hâlâ önemli bir güvenlik çerçevesi. Bu gerçek. Ama NATO’nun da her krizde aynı refleksi göstermediği ortada. Şanghay ise bir alternatiften çok, konuşulacak bir zemin. Ne her şey oraya bağlanmalı ne de tamamen yok sayılmalı.
Türkiye’nin gücü burada: Seçeneksiz olmamak.
Hukuk, Adalet ve Ölçü
Bu yazının özü basit:
Hukuk geri çekilirse adalet zarar görür.
Adalet zarar görürse düzen bozulur.
Düzen bozulursa herkes tedirgin olur.
Bugün dünyada olan şey tam da bu zincirin kopmasıdır. Kabadayı öndedir; arkasında üç beş özenti dizilidir. Geri kalanlar ise kapısının önünde sessizce bekler.
Türkiye’nin yapması gereken, bu gürültüde aklını kaybetmemektir. Ne kavgaya heveslenmek ne de susup sinmek… Güçlü ama itidalli, kararlı ama ölçülü bir duruş sergilemek.
Nitekim
Mahalleyi ayakta tutan şey en sert yumruk değildir.
Mahalleyi ayakta tutan şey, kimsenin kapısının durduk yere kırılmayacağını bilmesidir.
Bugün dünyada eksilen tam olarak budur.
Türkiye’nin avantajı şurada:
Kabadayı olmak zorunda değil.
Özenti olmak zorunda hiç değil.
Kurala yaslanan, adaleti gözeten, gücünü ölçüyle kullanan bir duruş; bugün en zor ama en doğru duruştur.
Çünkü orman kanununda herkes koşar.
Ama düzeni, kuralı savunanlar ayakta tutar.