İlker Çelik

Tarih: 01.03.2026 17:28

Senin Namazda Elin Nerede Duruyor?

Facebook Twitter Linked-in

Bu coğrafyanın kaderi, binlerce yıldır kanla, gözyaşıyla ama en çok da "bölünmüşlükle" yazıldı. Bugün geldiğimiz noktada, okyanus ötesinden kalkan uçakların, yanı başımızdaki komşularımızı vurduğu, haritaların yeniden çizilmeye çalışıldığı bir kaosun tam ortasındayız. Ancak bu kaosu anlamak için sadece atılan füzelere değil, o füzelerin düşeceği zemini hazırlayan "zihinsel parçalanmışlığımıza" bakmamız gerekiyor.

İşte tüm bu süreci, kimlik labirentlerinden Türkiye’nin sarsılmaz duruşuna uzanan bir perspektifle ele almanın vaktidir.

 

Etiketlerin Esiri Olduk…

Kendi Kalemizi İçeriden Yıkıyoruz!

Bir düşünün; bir insanı tanımak için sorduğunuz ilk soru nedir? Adı mı, işi mi, yoksa "kimlerden" olduğu mu? Ne yazık ki bu coğrafyada uzun süredir "insan" olmak yetmiyor. Bizleri öyle bir labirentin içine ittiler ki, her adımda bir yol ayrımına zorlanıyoruz.

"Sünni misin, Şii mi?" diye başlıyorlar. Sünni derseniz yetmiyor; "Hanefi mi, Şafii mi?" diye deşiyorlar. O da yetmiyor; "Hangi ekol, hangi meşrep, hangi cemaat?" diye sormaya devam ediyorlar. Şii derseniz; "Caferi mi, Zeydi mi, Nusayri mi?" soruları mermi gibi yağıyor. İnsanlık, birleştirici olması gereken değerleri mikroskobik parçalara bölme konusunda korkunç bir maharet kazandı.

Bu durum, psikolojideki "Küçük Farkların Narsisizmi"nin en acı örneğidir. Birbirine en çok benzeyenlerin, aradaki yüzde birlik farkı devasa bir uçuruma dönüştürüp birbirine düşman kesilmesi... Bizler içeride "Senin namazda elin nerede duruyor?" ya da "Senin siyasi meşrebin benimkine ne kadar uyuyor?" kavgası verirken, dışarıdaki güçlerin tek bir derdi var: Sizi bu kavganın içinde boğup, topyekûn etkisiz hale getirmek. Etiketler, düşünmenin ve birleşmenin önündeki en kestirme engeldir. Birine etiket yapıştırdığınız an, onun vicdanına bakmanıza gerek kalmaz. Ve ne yazık ki, bugün Müslüman coğrafyası bu "etiket fetişizminin" bedelini ağır ödüyor.

 

Sessiz Coğrafya ve Okyanus Ötesinden Gelen Yumruk

Dün yaşananlar, bu bölünmüşlüğün askeri ve siyasi faturasıydı. ABD ve İsrail’in birleşip, bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan İran’ı vurması, sadece bir askeri operasyon değildir. Bu, "Biz binlerce kilometreden gelip birleşebiliyoruz, ama siz kapı komşunuzla bir araya gelemiyorsunuz" demenin kanlı bir yoludur.

Okyanus ötesinden gelen bir güç, bölgedeki bir ülkeyi vururken diğer Müslüman ülkelerin derin bir sessizliğe gömülmesi, hatta bazılarının el altından bu durumdan memnuniyet duyması tarihe geçecek bir utanç tablosudur. Kendi içindeki mezhepsel veya siyasi rekabeti, varoluşsal bir tehditten daha önemli gören bir anlayışın geleceği olamaz. İran vurulurken sessiz kalanlar, sıranın bir gün kendisine gelmeyeceğini sanacak kadar saf olamazlar. Bu bir satranç tahtasıdır ve şahı korumak için piyonları feda edenler, sonunda tahtasız kalacaklarını anlamalıdır.

Bu dağınıklık, küresel güçlerin en büyük iştah kaynağıdır. Onlar teknolojik olarak birleşmiş, hedef odaklı bir blok halinde hareket ederken; bizler "matruşka kimliklerimizin" içinde tüketiyoruz.

 

Türkiye 

Son Kale ve Oyun Bozan Güç

Peki, bu karanlık tabloda Türkiye nerede duruyor? İşte can alıcı nokta burasıdır. Türkiye, sadece bir "bölge ülkesi" değildir. Türkiye; 2000 yıllık devlet geleneğiyle, Selçuklu’nun bakiyesi, Osmanlı’nın mirası ve Cumhuriyet’in dinamizmiyle bu coğrafyanın mihenk taşıdır.

Eğer bugün birileri Orta Doğu haritalarını cetvelle çizemiyorsa, eğer "Arz-ı Mevud" hayalleri bir duvara çarpıyorsa, o duvarın adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’nin önemi sadece jeopolitik konumundan (köprü olmasından) gelmez; Türkiye, bu coğrafyada "bağımsız irade" koyabilen, savunma sanayiinde yerlilik oranını %80’lerin üzerine çıkarmış, kendi SİHA’sıyla, gemisiyle, uçağıyla "ben buradayım" diyen yegâne güçtür.

Türkiye, bu bölünmüşlük sarmalına girmeyi reddeden, mezhepçilik fitnesine karşı "Türkiye eksenini" kurmaya çalışan bir akıldır. İşte bu yüzden hedef tahtasındadır.

 

Bu günlerde birileri çıkmış, kirli bir ajandanın sözcülüğünü yapıyor. Sosyal medyada, kapalı kapılar ardındaki mahfillerde bir fısıltı yayılıyor: "Sıra Türkiye’de... Sıra Erdoğan’da... 2036’da Ankara da Tahran gibi mi olacak?"

Hadi lan ordan!

Siz bu devleti, rüzgârın estiği yöne göre eğilen bir söğüt dalı mı sandınız? Siz bu milleti, üstüne operasyon çekilince dağılıp giden, kökü olmayan topluluklarla mı karıştırdınız?

Bakın, biz bu senaryoları yabancı değiliz. 15 Temmuz’da tankların altına yatan bu milletin iradesini mi test ediyorsunuz? Suriye’nin kuzeyinde kurmaya çalıştığınız terör koridorunu darmadağın eden o çelikten iradeyi mi küçümsüyorsunuz? "Sıra Türkiye'ye gelecek" diye ellerini ovuşturan içerideki ve dışarıdaki bedbahtlara sesleniyoruz: Türkiye, ne Tahran’dır ne de başka bir başkent. Ankara, Millî Mücadele’nin kalbidir; "Ya istiklal ya ölüm" diyenlerin merkezidir.

2036, 2053 ya da 2071... Tarih ne olursa olsun, bu topraklar üzerinde ameliyat yapmaya kalkanların elleri kırılarak o masadan kalkacaklardır. Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin bağımsızlığını hedef alanlar, karşılarında sadece bir siyasi lideri değil, bin yıllık bir devlet aklını ve canını feda etmeye hazır 85 milyonu bulurlar.

Bu ülkeyi; etnik kimliklere, mezheplere bölerek içeriden çökertme hayali kuranlar, o "matruşka" oyunlarını bu topraklarda oynayamayacaklar. Biz, "Söz konusu vatansa gerisi teferruattır" diyerek bir araya geldiğimizde, okyanus ötesinin bütün planları kâğıt üzerinde birer çöp yığınına dönüşür.

 

Bir Olmak, İri Olmak, Diri Olmak

Dün komşumuzda patlayan bombalar bize bir şeyi hatırlatmalı: Birleşemeyenler, bölünerek yok olurlar. Türkiye’nin görevi, sadece kendi sınırlarını korumak değil, aynı zamanda bu coğrafyaya "Birlikte nasıl güçlü olunur?" dersini vermektir.

Milli duygularımız sadece birer sembol değil, varoluşsal kalkanımızdır. Biz birliğimizi korudukça, içerideki fitne ateşini söndürdükçe ve "Türkiye Yüzyılı" vizyonuna sıkı sıkıya sarıldıkça; değil 2036, yüzyıllar geçse de Ankara bu coğrafyanın parlayan yıldızı ve mazlumların umudu olmaya devam edecektir.

Kimse boş hayallere kapılmasın, kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkmasın. 

Biz buradayız, buradaydık ve burada olacağız!


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —