Bugünlerde kime selam verseniz, bir "ah" sesi duyuyorsunuz. Kiminin geçmek bilmeyen bir öksürüğü var, kimi sabah yataktan dayak yemiş gibi kalktığından yakınıyor.
Ama asıl ürkütücü olan bu değil. Asıl korku, televizyonu her açışımızda ya da sosyal medyada her kaydırma yapışımızda karşımıza çıkan o haberler: "30 yaşında halı sahada kalp krizi geçirdi", "12 yaşındaki çocuk uykusunda kalbi durdu", "Sapasağlamdı, birden gitti..."
Peki, bize gerçekten ne oldu?
Pandemi bitti dedik, maskeleri fırlattık ama sanki içimizde bir şeyler kırıldı ve kimse o parçaları nasıl birleştireceğini bilmiyor.
Eskiden şifayı bir çorbada, iki günlük istirahatte bulurduk. Şimdi ise virüsler vücudumuzda köşe kapmaca oynuyor. Bir bitiyor, diğeri başlıyor; bağışıklık dediğimiz o gizli kale, kapılarını ardına kadar açmış da gelen geçeni içeri buyur ediyor gibi.
Bilim insanları "damar hasarı" diyor ama sokağın dili başka bir şeyi fısıldıyor: Bilinmezlik.
Sanki birileri biyolojik ayarlarımızla oynadı. Damarlarımızda dolaşan o pıhtı korkusu, kalbimizin her tekleyişinde "Acaba mı?" dedirten o soğuk ürperti...
Eskiden 70-80 yaşın haberi olan o ani gidişler, şimdi okul sıralarına, spor salonlarına kadar indi. Vücudumuzun kimyası mı bozuldu, yoksa doğanın dengesiyle mi fazla oynadık?
Üstelik sadece havadan gelenle değil, kendi ellerimizle soframıza koyduklarımızla da kuşatılmış durumdayız. Eskinin o şifalı yoğurdu, sütü gitti; yerine raf ömrü uzasın diye kimyasala boğulmuş, kutulanmış "ürünler" geldi. Ketçaplar, mayonezler, çocukların bayıldığı o paketli erişteler (noodle) aslında birer gıda değil, vücudumuzun tanımadığı yabancı maddeler yığını. Organik olanı unuttuk, kimyasal içerikli paketlere sarıldık. Zaten yorgun olan kalbimize ve damarlarımıza, bir de bu işlenmiş yükleri ekledik.
Hava aynı hava, su aynı su gibi görünüyor ama bedenlerimiz artık aynı değil.
Bir "enkazın" üzerinde yürüyoruz ama enkaz binada değil, bizzat hücrelerimizin içinde. Belki de bu, modern dünyanın hızına ve görünmez saldırılarına karşı bedenimizin verdiği son uyarı: "Yavaşla, dinle ve zehirden uzak dur."
Çünkü artık biliyoruz ki; hiçbir şey o eski bildiğimiz gibi değil. O günden sonra her birimiz, içinde ne zaman patlayacağı belli olmayan birer saatli bomba taşıyor gibiyiz. Kimyasalla kuşatılmış bir sofrada, ne zaman duracağı belli olmayan bir kalple...