Engin Yılmaz

Tarih: 16.01.2026 14:02

Torbacı Yakalanıyor, Malın Sahibi Sırra Kadem Basıyor

Facebook Twitter Linked-in

Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığı’nın raporlarına göre Türkiye, uyuşturucu ticaretinde kritik bir geçiş ülkesi. Afganistan’dan, Orta Doğu’dan ve Güney Amerika’dan çıkan uyuşturucu maddeler Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk ediliyor. 

(NARKO Narkotik Suçlarlar Mücadele 2025 yılı Raporu henüz yayınlanmadı) 2024 yılında uyuşturucu suçundan işlem gören şüpheli sayısı yüzde 20 artarak 375 bine ulaştı. Bunların büyük çoğunluğu kullanıcı ve alt kademe satıcılardan oluşuyor.

Son olarak Mersin Limanı’nda, Brezilya’dan gelen ve yer fıstığı yüklü olduğu beyan edilen bir konteynerde 298 kilogram kokain ele geçirildi. Operasyon büyük, yakalama önemli. Ancak her zamanki gibi kamuoyunun asıl merak ettiği soru yanıtsız kaldı: Bu uyuşturucunun gerçek sahibi kim?

Sorunun cevabı, uyuşturucu ticaretinin yapısında gizli.

Bu sistem hücre tipi çalışıyor. Torbacı yalnızca bağlı olduğu kişiyi tanıyor; o kişi de kendi üstünü bilmiyor.

Nakliyeyi yapan, yükü teslim alan, ancak malın gerçek sahibini hiç görmeyen kişilerden oluşan bir zincir var. Zincirin en üst halkası ise dosyalara çoğu zaman girmiyor.

Üstelik “baron” olarak tanımlanan kişiler çoğu zaman fiilen sevkiyatla temas kurmuyor.

Onlar finansör, garantör veya organizatör konumunda. Kara para, şirket ağları, sahte ticari ilişkiler ve uluslararası finans sistemleri üzerinden aklanıyor. 

Böylece suç ile fail arasındaki bağ hukuken kurulamaz hâle geliyor. Hatta bazıları toplumda “saygın iş insanı” görüntüsüyle yaşamını sürdürüyor.

Bir diğer önemli engel ise organize suç dünyasının sessizlik yasası: Omerta. Yakalanan kuryeler ve alt kademe görevliler, ölüm tehdidi altında konuşmuyor. Etkin pişmanlık hükümleri bile çoğu zaman sonuç vermiyor. 

Çünkü konuşabilecekleri bilgi zaten sınırlı; sistem bilerek böyle kurulmuş.

Ancak mesele yalnızca suç örgütlerinin sofistikasyonu değil. Küresel Organize Suç Raporları, sınır aşan suçların çoğu zaman devlet, siyaset ve bürokrasi içindeki bağlantılarla yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Kayırma, yolsuzluk ve kurumsal zafiyetler, bu ağların ayakta kalmasını kolaylaştırıyor.

Uyuşturucu kaçakçılığı artık yalnızca kriminal değil, aynı zamanda politik ve ekonomik bir mesele.

CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan’ın eleştirileri de bu noktaya işaret ediyor.

İspanya polisinin Brezilya’dan gelen bir gemide yaklaşık 10 ton kokain ele geçirdiği operasyonda ABD, Brezilya, İngiltere, Fransa ve Portekiz güvenlik birimleri yer aldı. Türkiye yoktu.

Bakan’ın sorusu çarpıcı: “Bu bir torbacı haberi değil. Bu, uluslararası bir sevkiyat. Para, organizasyon, rota, liman var. Biz hâlâ sokaktaki küçük satıcının peşindeyiz.”

Türkiye’de geçmişte “baron” olarak anılan birçok isim tutuklandı. Ancak bazıları şaibeli tahliyelerle serbest kaldı. “Türk Escobar” lakaplı Ürfi Çetinkaya cezaevinde hayatını kaybetti. “Hayalet” lakaplı Orhan Ünğan defalarca tahliye edilip yeniden tutuklandı. 

İranlı baron Zindaşti’nin tahliyesi, hâkimlerin meslekten ihraç edilmesi ve rüşvet iddiaları, uyuşturucu dosyalarının yalnızca adli değil, aynı zamanda siyasi bir boyutu olduğunu gösterdi.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonu” olarak duyurulan Bataklık Operasyonu’nda 70 milyon TL’ye el konuldu; ancak uyuşturucu yakalanamadı ve sanıklar beraat etti. Büyük iddia, küçük sonuç.

Ortaya çıkan tablo açık: Türkiye’de uyuşturucu ile mücadele çoğu zaman alt kademe ile sınırlı kalıyor. 

Torbacılar, kuryeler ve nakliyeciler yakalanıyor; ancak sistemi kuranlar, parayı yönetenler ve rotayı belirleyenler dosyaların dışında kalıyor.

Bu nedenle “baronlar neden yakalanamıyor?” sorusunun cevabı yalnızca onların ne kadar iyi saklandığında değil, ne kadar iyi korunduklarında gizli. 

Gerçek mücadelenin, sokaktaki satıcıya değil; parayı, organizasyonu, şirket ağlarını ve siyasi-ekonomik ilişkileri hedef aldığında mümkün olacağına inanıyorum.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —