Türkiye’de spor denildiğinde çoğu zaman popüler branşlar konuşulur; madalyalar, transferler, skorlar öne çıkar.
Oysa bazı spor dalları vardır ki, rakamlardan çok hafıza, emek ve kurumsal süreklilik ister.
Dağcılık da bunların başında gelir.
Çünkü dağcılık, yalnızca zirveye ulaşmak değil; o zirveye kimlerle, hangi koşullarda ve nasıl ulaşıldığının kayda geçirilmesiyle anlam kazanır.
1997–2016 yılları arasında Türkiye Dağcılık Federasyonu bünyesinde gerçekleştirilen yurt dışı tırmanışlar, bu anlamda sıradan sportif faaliyetler olmanın çok ötesindedir.
35 yıl önce: usta gazeteci Süreyya Çarbaş vesilesi ile tanıma fırsatı bulduğum Alaattin Karaca’nın liderliğinde yürütülen bu çalışmalar, bugün “Hafızalardan Silinmesin – Dünya Zirvelerinde 22 Yıl” ve “Tür Kayaklı Anılarım” adlı eserlerle kalıcı bir belleğe dönüşmüş durumda.
“Bu, sadece bireysel bir başarı değil; Erzurum adına, Türk Dağcılığı adına" tarihe geçen onurlu ve özverili bir emek olarak kabul ediyor, saygı duyuyorum.
Bana göre bu kitaplar, yalnızca kişisel anıların değil; Türk dağcılığının uluslararası alandaki yürüyüşünün de yazılı kaydıdır.
Bu eserlerin en dikkat çekici yönlerinden biri, o dönemde gerçekleştirilen tırmanışlara katılan tüm sporcu, antrenör ve teknik ekip üyelerinin isimlerine eksiksiz biçimde yer verilmiş olmasıdır. Çünkü sporun gerçek tarihi, sadece liderlerin ya da zirveye ilk çıkanların değil; ipi tutanın, yükü taşıyanın, kampı kuranın da adının yazılmasıyla oluşur.
Hafıza, ancak bu şekilde adil ve sahici olur.
Aynı hafızayı derinleştiren bir diğer çalışma ise Prof. Dr. Metin Karadağ tarafından hazırlanan “Dağların Ruhu” adlı monografik eserdir.
Bu kitap, Alaattin Karaca’nın dağcılık anlayışını merkeze alırken; Türkiye’de dağcılık kültürünün nasıl şekillendiğini, hangi zorluklardan geçerek bugüne ulaştığını da gözler önüne seriyor.
Akademik disiplinle kaleme alınmış bu çalışma, spor tarihinin duygudan kopmadan da yazılabileceğini gösteriyor.
Asıl soru şudur:
Bu kitaplar yalnızca raflarda mı kalacak, yoksa dağcılık camiası tarafından gerçekten sahiplenilecek mi?
1997–2016 döneminde görev yapmış idarecilerin, antrenörlerin, sporcuların ve bugün dağcılığa ilgi duyan gençlerin bu eserleri okuması bir tercih değil, bir sorumluluktur.
Çünkü kurumsal hafıza korunmazsa, her kuşak aynı hataları yeniden yapar ve her başarı sıfırdan anlatılmak zorunda kalır.
Bugün Türk dağcılığının ihtiyacı olan şey yeni zirveler kadar, geçmişin doğru biçimde hatırlanmasıdır.
Dağlar yerinde duruyor; ama hafıza kaybolursa, zirveler de anlamını yitirir.
Bu nedenle, dünya zirvelerinde bırakılan izlerin sayfalara taşınması, sadece bir yayın faaliyeti değil; Türk dağcılığı adına atılmış tarihi bir adımdır.