Her yıl Sevgililer Günü’nde birçok kişi bir yerlerde “O Kişi”nin var olduğuna inanmak istiyor: Kusursuz eşleşme, yazgısal karşılaşma, bizi tamamlayacak tek insan…
Bu fikir yeni değil. Antik Yunan’da Platon, insanların bir zamanlar dört kollu ve dört bacaklı bütün varlıklar olduğunu; tanrı Zeus tarafından ikiye bölündüklerini anlatan bir mit aktarmıştı. O günden beri herkes, eksik kalan yarısını arıyor. Bu anlatı, modern “ruh eşi” kavramına şiirsel bir temel sağlıyor.
Orta Çağ’da ise Arthur efsaneleri bu fikri “saray aşkı” anlatılarıyla yeniden üretti. Lancelot’un Guinevere’e duyduğu yasak aşk, kaderci ve fedakârlıkla ölçülen bir bağlılık idealini temsil ediyordu.
Rönesans döneminde William Shakespeare, “yıldızları ters düşmüş âşıklar”ı anlattı; sanki evren hem aşkı yazıyor hem de mutlu sonu engelliyordu. Modern dönemde ise Hollywood ve romantik romanlar bu anlatıyı masalsı bir dille sürdürdü.
Peki bilim ne diyor?
Viren Swami, Anglia Ruskin University’de Sosyal Psikoloji Profesörü. Swami’ye göre çağdaş Avrupa’daki “tek ve ömürlük eş” fikri Orta Çağ Avrupa’sında şekillendi.
Sanayileşme ile birlikte insanlar geleneksel topluluk bağlarından kopmaya başladı. Bu kopuş, bireysel yalnızlık ve yabancılaşma duygusunu artırdı. Swami’ye göre bu süreç, “hayatımı kurtaracak tek kişi” arayışını besledi.
Jason Carroll, Brigham Young University’de Evlilik ve Aile Çalışmaları Profesörü. Carroll, öğrencilerine ruh eşi fikrini sorgulamalarını öneriyor ancak “O Kişi” arzusunun kendisini küçümsemiyor.
Ona göre mesele şu:
Ruh eşi anlayışı: Doğru kişi zahmetsizce bulunur. Uyum doğal ve kolaydır.
Gelişim anlayışı: “Biricik” olan şey, iki insanın yıllar boyunca birlikte inşa ettiği ilişkidir.
Carroll’ın “The Soulmate Trap” başlıklı çalışmasında aktardığı araştırmalar, psikologların “kader inançları” ile “gelişim inançları” arasında önemli farklar bulduğunu gösteriyor.
C. Raymond Knee liderliğinde University of Houston’da yürütülen araştırmalarda, ilişkilerin “kader” olduğuna inanan kişilerin, çatışma sonrası bağlılıklarını sorgulama eğilimlerinin daha yüksek olduğu görüldü.
Buna karşılık gelişim odaklı düşünen çiftler, tartışma yaşadıkları günlerde bile ilişkiye daha bağlı kalma eğilimi gösterdi.
Bilimsel bulgular, “doğru kişi her şeyi kolaylaştırır” inancının ilişkilerde kırılganlık yaratabileceğini gösteriyor. Çünkü gerçek ilişkiler kaçınılmaz olarak sürtüşme, hayal kırıklığı ve uyum süreci içeriyor.
Carroll’a göre gelişim temelli bakış açısına sahip kişiler de özel bir bağ ister; ancak iniş çıkışları ilişkinin doğal parçası olarak görür. Kritik soru şudur:
“Bu ilişkiyi daha iyi hâle getirmek için ne yapabiliriz?”
Bilim, evrende yazılmış tek bir eşleşme olduğuna dair kanıt sunmuyor. Ancak güçlü, derin ve “biricik” ilişkilerin mümkün olduğunu gösteriyor. Fark şu:
O bağ bulunmuyor; birlikte inşa ediliyor.
Sevgililer Günü’nde “O Kişi”ni aramak cazip olabilir. Ancak belki de daha gerçekçi soru şu:
Karşımızdaki kişiyle birlikte, zaman içinde “o kişi” hâline gelebilir miyiz?